Reklam

Tuğçe Arıduru yazdı... Kırmızı Mavi Siyah

Tuğçe Arıduru yazdı... Kırmızı Mavi Siyah
20 Mayıs 2022 - 12:11

Tuğçe Arıduru

Hava güneşli. Deniz durgun ve sakin. Çocuklar taş sektirmece oynuyorlar. Denizin huzurunu kaçırırcasına ufak dalgalar yaratıyorlar attıkları taşlarla. Kaşımamaları gereken bir yarayı kaşımakta ısrar eder gibi tatlı tatlı, kabuğunu koparmadan kaşıyorlar denizi. Sabahtan akşama kadar oynasalar yine ertesi gün sabahtan akşama kadar oynarlar. Her seferinde birinin taşı daha çok sekiyor çünkü. Oyunun kazananı da kaybedeni de yok. Kendilerince bir kural belirlemişler. Taşı en çok sektirene evdeki en güzel bisküvilerden biri veriliyor. Parayla işleri güçleri yok. Ne yapsınlar ki parayı? Oyun oynasalar oynanmaz, yeni arkadaş satın almaya kalksalar alınmaz… Böyle mutlular, keyifleri yerinde. Hepsinin tek bir derdi ve hedefi var. Taşı en uzağa atmak! Bu da yetmiyor, en çok defa sektirerek en uzağa atmak! Tek dertleri; ama en sevdikleri ve en çok eğlendikleri oyun bu.
Kadın aynanın karşısında saç tellerini kontrol ediyor. Çıkan ufak tefek saç kırıntılarını, çarşafının altında iyice gizliyor. Kimse bilmiyor ondan başka saçının boyanmış ve daha yeni kesilmiş olduğunu. Arada o da seviyor öyle kendinde değişiklikler yapmayı. Sadece çarşafı kapkara. Çarşafın altındaki saçları her ay renk değiştiriyor. Çok sık kestirmiyor belki; ama rengiyle sık sık oynuyor. Ne renge boyatmadı ki şimdiye kadar? Sarı, pembe, yeşil… Bir ara mavi bile yaptı. Kocası da bir şey demiyor saçının rengini değiştirmesine. Bütün bu renkler en nihayetinde tek bir renkte birleşiyor. Tüm bedeni ile beraber saçları da kapkara oluyor. Herkes ona baktığında kapkara bir çarşaf görüyor. O da öyle... Aynada kendine baktığında dışarıdan simsiyah görünüyor ama içerisi öyle değil, rengarenk... Son bir kez daha bakıyor aynada kendine. Son olarak peçeyle de yüzünü kapıyor. Sadece kapkara iki göz bakıyor aynada kendisine. Çok derin, anlamlı bakışları yok. Gözleri hafif buğulu ve hep kızarık. Sanki yeni ağlamışçasına… Sanki yağmur yağmış da camdan son yağmur damlaları aşağı süzülüyormuşçasına buğulu ve dolu dolu… Oysa çok ağlamaz. Ağlasa da dikkatli bakılmadığı sürece pek belli olmaz ağladığı. Kimse de dikkatli bakmaz zaten. Bazıları da bakar. Sadece şöyle bir bakar. Görür gibi yapar. Keşke görmeseler der hep böyle zamanlarda içinden. Keşke bakmasalar. Keşke baksalar da görmeseler. Görür gibi yapmasalar. Görünür kılmasalar. Kınayan, aşağılayan bazen de acıyan bakışlar… Görünmeyeni görünür kılmak için gözleriyle taciz eden insanlar. Tıpkı bir röntgenci gibi… Küçük olduğunu haykıran büyük gözler... Gözleriyle çarşafını sıyırıp, içindeki bu zavallıyı kurtarmak istercesine; ama her seferinde biraz daha yalnızlığa mahkûm ederek sabitlenen bakışlar… Onlar gibi olmadığını hatırlatan ve olması gerektiğini söyleyen bakışlar bilmiyor ki gözleriyle de sohbet edebiliyor. Sohbet edebilmek için konuşan iki ağza ihtiyaç olsaydı tüm dünya “Ben de varım, beni de duyun” diye haykırmazdı.
Kadın önce dudak kalemini çekiyor. Sonra da dikkatlice kalemle çizilen sınırların içini kırmızı rujuyla dolduruyor. Kıpkırmızı… Ben buradayım diye çığlık atıyor dudakları. Dudak kalemiyle çizince sınırlar daha da belirginleşiyor. Seviyor kırmızıyı. Renkleri küçüklüğünden beri seviyor. Kırmızıyı ise bir başka seviyor. Kırmızı ruju,işinden ayrılma nedeni. Çok dikkat çekiyor diye uyarı cezası aldı iki kere. Üçüncüyü uyarı olarak vermediler. Kırmızı rujlu kadın işten çıkarıldı iki uyarıdan sonra. O da inadına kırmızı dedi. Benim dudak rengim kırmızı, vazgeçmiyorum. İşten asıl ayrılma nedenini ailesine de arkadaşlarına da söylemedi. Kimse de sormadı zaten. Rujum çok kırmızı olduğu için kovuldum dese işiteceği lafları biliyor ama… Kimse dudakları boyasız diye kovulmuyor halbuki. Kovulsa da herkes kovulanın haklı olduğunu düşünüyor. Belki de sorun rengin kırmızı olmasıdır. Ya da çok kırmızı olması... Az kırmızı olunca kovulmuyor kimse. Dozunda kırmızılaştırmak gerekiyor dudakları, sınırları dozunda çizmek gerekiyor. Kahverengi sürse bu kadar göze batmaz. Kimsenin dikkatini çekmez. Kahverengiyi de o sevmiyor. Ruhsuz, cansız, sönük bir renk… Kırmızı seviyor o. Çocukluğundan beri seviyor. Resim derslerinde ağaçları, otları, gökyüzünü, denizi bile kırmızı boyardı. Onlar kahverengi boyasın varsın. O kırmızıya boyuyor dudaklarını. Konuşurken dudakları, dudak çizgileri belli olsun istiyor. Dudakları kırmızı boyanmamış; ama konuşurken kan kusan insanlar hayatlarına devam edebiliyorlar oysaki. Demek ki sorun dudakların sınırlarını belirginleştirmekte. Ona göre her şey kırmızıya çıkıyor. O dudaklarının sınırını çiziyor, belirginleştiriyor, boyuyor. Dudakları kıpkırmızı oluyor. Düşüncelerin sınırı çiziliyor, bastırılıyor, laflarla süsleniyor. Kıpkırmızı oluyor bedenler. Son kez aynadan bakıyor kendine. Pek bir beğeniyor dudaklarını, saçlarını… Gözlerini beğenmiyor. Zaten hiç sevmiyor ki gözlerini. Önemli de değil. Konuşurken kırmızı dudakları daha bir dikkat çekiyor. Laf etmek için gözlere gerek yok. Onlar olmasa da olur. Sohbet edebilmek için bakışan iki göze ihtiyaç olsaydı tüm dünya “Ben de varım, beni de görün” diye bakışırdı.
Hava güneşli. Deniz sakin değil. Çocuklar hiç değil… Kumsalda kumdan kale yapıyorlar. Bir ara tartışıyorlar. İki tane kumdan kale var. Biri diğerinin sınırlarını işgal ediyor. Küçük olan kızıyor büyük olana. Annesi de büyük olana “idare et” diyor. Büyük olan idare etmek istemiyor. Neden etsin ki? İdare edince bu sefer küçük kardeşi onun sınırlarını yıkıyor. Büyük olduğu için hep o idare ediyor. Artık etmek istemiyor. Büyük olduğu için cezalandırılan hep o oluyor. Fedakârlık yapan da… Onlar sınır kavgası yapadursun anneleri yavaştan topluyor eşyaları. Hem çocukların anlaşmazlığı hem de denizdeki dalganın artması canını sıkıyor. Nasılsa bu dalgada yüzülmüyor. Toparlanırlarsa en azından biraz yürüyüş yapıp yemek yemek için vakitleri olur. Denizdeki dalga arttıkça çocukların kavgası da şiddetleniyor. Artık birbirlerini tehdit eder duruma geliyorlar. Kaleni yıkarım, ben seninkini yıkarım. Burası sınır, öte git, sen git, burası benim. Onlar sınırlarını korumaya çalışırken anneleri gidiyoruz diyor. Çocuklar birlik olup bu sefer de anneleriyle mücadeleye tutuşuyor. Gitmek istemiyorlar. Özür diliyorlar. Bir daha kavga etmeyecekler. Beş dakika daha kalabilirler mi? Söz konusu gitmek olunca kardeşler de bir anda aynı tarafta saf tutuyorlar. Coşan deniz ise kardeşlerle aynı safta değil. Kocaman gürültülü bir dalga sessizce yıkıyor kardeşlerin kalelerini. Sınırlar suyun altında kaybolurken anne de iki kardeşi kollarından çekiştiriyor. Artık kaleler yıkıldığına göre sınır kavgası da yok. Kardeşler artık kalelerinin yıkıldığına ağlıyor. “İlla kalelerinizin yıkılması mı lazımdı kavga etmeden oynamanız için?” diye soruyor anne. Kardeşlerden cevap gelmiyor. Deniz daha da coşuyor. Dalgalar kumsalı işgal ediyor, gök gürültüsü ise tüm göğü... Yağmur çiliyor. Sağanağa dönüşmeden insanlar da ufak ufak kaçışıyorlar kumsaldan. Her gün serinlemek için koşa koşa denize gelenler bu sefer yağmurda ıslanmamak için koşturuyorlar. 
Taş sektirmeceye devam. Uzaktan bir ses duyuluyor; ama çocuklar anlamıyor ne olduğunu. En güzel taşları topluyorlar sektirmek için. Denizi seviyorlar. Taşlar tek tek kaybolacak az sonra masmavi denizde. Kimininki en uzağa giderken kimininki hemen ayaklarının önünde, gözlerinin önünde batacak. İlki atıyor taşını, ortalarda bir yerde en fazla üç kere sekiyor. İkinci atıyor. Onunki ilkinden daha fazla sekiyor. Üçüncü de atıyor. Onunki hiç sekmiyor. Direkt denizin dibini boyluyor. Diğeri taşını atıyor. Bu sefer tepelerinden taş yağıyor. Bu onun attığı taş değil. O bir tane attı. Şaşkın şaşkın etraflarına bakınıp ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Kafalarının üstünden hızla bir uçak geçiyor. Yan bahçedeki ev yıkılmış. Duvarın taşları etrafa saçılırken mermiler de denize saplanıyor. Hiç sekmeden, direkt… Kimi yakınlarına kimi uzağa düşüyor. Çocuklar yalın ayak can havliyle kumsalda koşuyorlar. Islanmamak için değil, gökyüzünden yağan taşlardan kaçmak için koşuyorlar. Korkarak, bağırarak, nereye gideceklerini bilmeden. Kiminin evi yakın kiminin uzak… Kimininki yıkıldı kimininki ayakta… Şimdi tek hedefleri evlerine ulaşmak… Mermiler ardı arkası kesilmeden atılıyor. Sesleri gök gürültüsünden de sert ve keskin. Sabahtan akşama kadar atsalar yine ertesi gün sabahtan akşama kadar atarlar mermileri. Her seferinde bir kişi daha öldürüyorlar çünkü. Her seferinde bir hedef daha yok oluyor.
Aynanın karşısında kırmızı rujunu sürüyor. Televizyon açık. Ses olsun diye… Bugün yine bir iş görüşmesi var. Hazırlanıyor. Dudaklarına önce kalem sürüyor. Sonra kırmızı rujunu… Tam sınırları belirginleştirecekken gözü televizyonun ekranına takılıyor. Kırmızı tişörtlü mavi pantolonlu bir çocuk… Onun kırmızısı bir başka… Islak bir kere… Yüz üstü yatıyor kıyıda. Deniz sakin. Cansız, ıslak, kırmızı bedeni kumsalda uzanıyor. Dalgalar hırpalamış belli ki. Son darbeyi denizdeki dalgadan almış. Öncekileri bilmiyor. Renklerini de… Deniz dalgalanmaya devam ederken topluyorlar cesetleri. Biri tutup kaldırıyor çocuğu yattığı yerden. Adamın kucağında dile gelecek gibi öylece sessiz kolları iki yana düşmüş taşınıyor. Dalga taşımıyor artık bedenini. Kim bilir nasıl kara bir geceydi?İsmini duyamıyor çocuğun. Tek hatırladığı kırmızı ıslak tişörtü. Yağmurun değil, dalganın ıslattığı bedeni küçücük. Dalgalar kurşun görevi görürcesine minik bedenini sağ bırakmamış. Saatine bakıyor. Görüşmeye yetişmesi gerektiğini hatırlıyor. Rujunu tazeleyip son bir kez aynada kendine bakıyor. Televizyonu kapıyor. Çantasını alıp çıkıyor.
Kadın kumsalda kara çarşafının içinde oturuyor. Bilmediği bir ülkede, bilmediği bir kumsalda, dalgaları izliyor. Hafif hafif kıyıya çarpan dalgaları… Denize giremiyor. Kızı da giremiyor. Kocasıyla oğlu denizdeler. Hava sıcak. Deniz mavi. Çocuğun tişörtü kırmızı, pantolonu mavi. Deniz kırmızı. Sınırlar yok. Dalga kumdan kaleyi yıkıyor. Sınırlar kayboluyor. Sonra yeniden çiziliyor. Kahverengiyle çiziliyor, kırmızıyla belirginleşiyor. Sonra kırmızıyla kayboluyor. Mavi kırmızıya, kırmızı maviye karışıyor. Çocuklar taş sektiriyorlar. Deniz dalgalanıyor. Kadının gözleri buğulanıyor. Mermiler camları kırıp geçiyor. Tüm renkler kapkara oluyor. Yağmur damlaları denize düşüyor. Dalgalar kıyıya vuruyor. Minik, cansız, ıslak bedeni kumsalda yatıyor. Televizyon kapanıyor.