İki kitap bir ülke: Brezilya'nın kızıl kentleri

İki kitap bir ülke: Brezilya'nın kızıl kentleri
11 Ağustos 2021 - 12:49
Utku Yıldırım
Rio bir labirentler dizisi, ürkünç sokakları ölümü çağrıştırarak nihayetinde somutlaştırmadan önce silah seslerine, tuhaf insanlara ev sahipliği yapacak. Türkiye’den çıkıp gelen anlatıcının eski dünyaya dair bütün inançları, değerleri boşa çıkacak Rio’da, şehrin kaosu insanlığın karanlıklarını açığa çıkarırken anlatıcının yazmaya çalıştığı metni, harfleri, noktalama işaretlerini sıcağıyla akkora çevirince bunaltıcı bir durağanlıktan başka bir şey kalmayacak sayfalarda. O kadar büyük bir şehir ki tamamen keşfedilmesinin imkânsızlığı bir yana, sokakların değiştirdiği kimlikler herhangi bir sabitliği, bilinen mekânların verdiği güveni ortadan kaldırıyor. İstanbul’dan arayan annenin sesi bile aşinalıktan uzak, sanki hiç dönülemeyecekmiş, ulaşılamayacakmış gibi duyuruyor Türkiye’yi. Kimdi anlatıcı, İstanbul’da ne yapardı, Rio’da ne yapıyor? Gizem yavaş yavaş çözülürken sadece Rio’nun karmaşası çıkıyor ortaya, uzak zamanların sağladığı dayanak çoktan yitmiş. Buzdolabı çalışmıyor, serin rüzgârdan umut kesilmiş, anlatıcının yaşamına dair detaylar bunaltının derinliğini gözler önüne seriyor. İngilizce öğrettiği kurumda öğrencilerinin bıkkınlığı bir yana, basında da herhangi bir sevincin izini süremiyor anlatıcı. Sokak çocukları 1. sınıfın okuma kitabından başka bir kitap okumamışlar, sokaktaki kadınları koruduklarını ve onları dövmediklerini söyleyerek övünüyorlar, hırsızlık yapmalarını en kötü özellikleri olarak görseler de favelalarda başka türlü yaşamak mümkün değil. Günü gününe yaşama olgusu sadece suç dünyasına değil, orta sınıfın gündelik pratiklerine de sirayet ettiği için anlatıcının kurduğu arkadaşlıklar geçici, insanın acısını dindirecek insanlar yok. Kırmızı Pelerinli Kent’i yazmaya çalışan anlatıcı üst kurmacanın iyi bir örneğini sunuyor, kurguyu gerçek yaşamdan söküp alarak içine düştüğü labirenti anlatı haline getirerek kendini sağaltmaya çalışıyor. Olasılıktır, insan kendini yazarak iyileştirebilir ama Rio’nun kızıl gökleri açık bir yara gibi duruyor yukarıda, müzik bile sıcağa dayanamayarak detone seslere dönüşüyor, anlatıcının gerçeklik algısı bozularak dışarıdaki şiddetle uyumlu hale geliyor. Durmadan patlayan silahlar anlatıcının az ötesinde kayıp giden yaşamların ağırlığını da yüklüyor omuzlara, coğrafya bir kez daha kader olduğunu hatırlatıyor. Ölümün verdiği soluk kapının hemen ötesinde, anlatıcı içerideyken korunsa da çağrıya kulak verip Rio’nun günlerine ve gecelerine karışınca o da şehrin kaderinin bir parçası haline geliyor ve ensesine dayanan namlunun soğuğu belki de çok uzun zamandır hatırlayamadığı ferahlığı getiriyor. İroni tam yerinde: Yaşamın en katlanılır zamanı son adımla birlikte çıkıyor ortaya.

            Aslı Erdoğan’ın Kırmızı Pelerinli Kent’i dünyanın öbür ucundaki bir metropolün karmaşasında kaybolup giden insanın hikâyesini anlatıyor, peki aynı coğrafyanın kasabalarında işler nasıl? Anlamak için Daniel Galera’nın Kana Bulanmış Sakal’ına bakmak gerek. İsimsiz anlatıcı -Adam diyelim bundan sonra, metinde böyle geçiyor- babasının intiharından sonra dedesini aramak üzere Brezilya’nın güneyindeki sahil kasabalarından birine gelir ve macera başlar. İntihar etmeden önce babasıyla son görüşmesinde dedesine dair öğrendikleri merakını celbeder, babasının anlattığına göre dedesi o sahil kasabasında herkese yardım eden iyi yürekli bir adam olarak bilinse de tez canlı olduğu için sık sık kavga çıkararak yerlileri huzursuz eder, en sonunda bir gece kulübünde muhtemelen planlanmış bir arıza sonucu elektrikler gidince karanlıkta defalarca bıçaklanır ve bedeni denize atılır. Ne ki onu sağ görenler vardır, üstelik bir başkasının bedeninin denize atıldığına dair rivayetler vardır, adamın hâlâ yaşadığı söylenir. Anlatının sonlarına doğru öğreneceğimiz üzere Adam’ın kaçmak istediği bir geçmişi vardır, hemen işlerini ayarlar ve sahil kasabasına doğru yola çıkar. Tanıştığı insanlara dedesini sorsa da ya kimse bir şey bilmez ya da konuşmamayı tercih eden insanların ağzından kerpetenle laf alır. Hikâyeler, hurafeler kasabanın ruhudur adeta, adamın defalarca bıçaklanması katilin bütün kasaba olduğunu gösterdiği için Adam dikkatli olmak zorundadır, üstelik doğumundaki bir komplikasyondan ötürü yüzleri hatırlayamamaktadır, böylece kimin dost kimin düşman olduğunu aklında tutmak için ipuçlarına ihtiyaç duyar ama her zaman elde edemez bu ipuçlarını, yaşamı giderek zorlaşmaya başlar. Daha da kötüsü dedesine tıpatıp benzemektedir, bu yüzden yeni tanıştığı bazı insanlar başlangıçta korkarlar, dedenin intikam almak için geri döndüğünü düşünürler ama torunun bir başkası olduğunu anladıklarında rahatlarlar, rahatladıkları ölçüde Adam’dan uzaklaşırlar. Sorgusunu sürdürürken kasabada istenmediğini fark eder Adam, bir gece karanlıklardan geçerken dövülür, başka bir gün gitmesi için uyarılar alır, “istenmeyen adam” ilan edilir. Aradığı cevapları bulmadan ayrılmayı düşünmez oradan, arzusunu tatmin ettikten sonra bile ölümün kıyısına gelecek kadar yaralansa da geri dönmeyi düşünmez, kasabanın bir parçası haline gelir. Uyum sağlamıştır nihayet, vazgeçebileceklerinin sınırının olmadığını gösterir göstermez insanların onayını alır ve kayıplarının yasını belli belirsiz tutarak yeni bir yaşama adım atar.
            Brezilya’nın iki bölgesinden iki hikâye, birinde milyonlarca insanın arasında sürdürülen yalnız yaşam, diğerinde birkaç insanla birlikte yaşayabilmek için korkunç bedeller ödeyen Adam’ın bir yılı. Latin Amerika’daki yaşamı görmek için büyük pencerelerden bakmak gerek, bu metinler olabildiğince duru, derin bir görüş sağlıyor.