Anılarıyla, edebi kimliğiyle edebiyatımızın usta kalemi Necati Tosuner...

Anılarıyla, edebi kimliğiyle edebiyatımızın usta kalemi Necati Tosuner...
03 Ağustos 2021 - 12:14
Utku Yıldırım 
 Yıl 1990. Türkiye’nin en büyük reklamcısı Eli Acıman’la röportaj yapmaya gelen genç kız sorularıyla dikkat çeker, cevaplardan yeni sorular çıkartınca Acıman etkilenir ve iş teklif eder. Manajans ülkenin en büyük reklam firmalarından biridir o dönem, genç kız metin yazarı olarak çalışmaya başlar.

            Neşe Şen ve Sertaç Ergin’le birlikte yazar kadrosu üçlenir. Tosuner bir süre sonra emekli olup ajansı bırakır, üç yazarın adına Üzgünüm Leylâ’nın senaryo kadrosunda rastlayacaktır. Dizide alttan alta süren gırgırın kaynağının Sertaç olduğunu düşünür ama Hepsi Hikâye’yi okuduktan sonra esas komedinin o gün röportaja gelen genç kızdan, Gaye Boralıoğlu’ndan çıktığını anlar. Boralıoğlu’nun öyküleri de pek iyidir, yine de birkaç tavsiye vermekten geri durmaz Tosuner, sevdiği metinleri iyi bir övüp gördüğü aksaklıkları dile getirmesi dengelidir, biri diğerine ağır basmaz. Aksaklıklara örnek: “Biteviye” ve “hasbelkader” neden? Neden ilk öyküde on üç kez “lâzım” deniyor? “Sene” yerine “yıl” denmemesi öykünün metronomuyla, sözcüklerin sesletimiyle ilgili olabilir, okumadan yorum yapmamak lazımsa da “uyuyamamaya” sözcüğü kulağı gerçekten tırmalıyor. Bu konuda Tosuner’in bir tavsiyesi var, yazılan metinler yüksek sesle okunursa kulağı tırmalayan sözcükler yakalanabilir, böylece hikâyenin müziği kakofoniden uzaklaşır. Kulağa küpe.
            Ölenin arkasından söylenenlerin müstesna örneklerinden üçünü veriyor Tosuner, toprağa verilen bir şairin ardından döşenen yazılarda Fransız şiirinden yapılan aparmalar gösteriliyor, şair hayattayken neden söylenmiyor bunlar? Muhtemelen Cemal Süreya için söylendi bu, Hayri K. Yetik’in (Ç)alıntı adlı eserinde Süreya’nın Fransız şiirinden esinlenmelerine örnekler var. Tarancı ve Tanpınar da sıklıkla esinlenmiş olsa da Tosuner yakın arkadaşı Süreya’yı anıyor büyük ihtimal. Altı ay yıkanmadan durduğu söylenen şair de Nâzım Hikmet tabii, zamanında büyük tartışmalar yaratmış bu iddiayı Memet Fuat yalanlıyor ki onun tanıklığı bu konuda oldukça değerli, Nâzım Hikmet’le geçirdiği yıllarda büyük şairin koktuğunu hiç hatırlamıyor. Ödülü bir yazara söz verip başka bir yazara verenleri çekiştirmek bir yana, babalarının yasını tutan kızlara, “Yandı da büyük şair oldu!” demek nasıl bir vicdansızlık, akıl almıyor.

            Tosuner’in Varlık’la ilgili anıları ne hoş! 1960’larda Ankara’dan öyküler gönderiyor Tosuner, bir gün Yaşar Nabi Nayır’dan mektup geliyor, önerilerde bulunuyor. Bir süre sonra Tosuner’in Varlık’taki ilk öyküsü çıkıyor. Kısa süre önce kaydını Ankara’dan İstanbul’a, Pertevniyal’e aldırmış Tosuner, sınıfındaki öğrencilerden birinin dergiyi okuduğunu görüyor ve yanaşıyor:
            “Necati Tosuner’i tanıyor musun?..”
            “Sen Zühtü Bayar’ı tanıyor musun?..”
            Tesadüf, aynı sınıfta iki yazar! Yıllar sonra Bayar’ın şiirlerini kendi kurduğu Derinlik Yayınevi’nden yayımlayacaktır Tosuner.
            1965’te Varlık’ın Ekin Basımevi’nden ilk kitabını çıkaracaktır Tosuner, Tarık Dursun K.’nın “güzel acemilik” diyeceği bu kitabı çıkarır çıkarmaz hastalanır, sırtındaki ve kulağındaki ağrılardan duramaz. Haseki Hastanesi’ne gittiğinde ameliyat olması gerektiği söylenir, çıkıp Yaşar Nabi’nin yanına gelir. Taksim’deki bir profesör tanıdığını salık verir Yaşar Nabi, yazarını profesöre yollamadan önce bir kartın üzerine “Kendisi dergimiz yazarıdır.” notunu düşer. Tosuner gider, profesör ilaçla kurutma tedavisine başlar. Varlık yazarından para alınmaz, edebiyatın gücü.
            Tosuner detay vermese de üzüldüğü hadiseleri de aktarır, Enis Batur’un telefonlarına çıkmamasının sebebini anlamak için yayınevine gittiği zaman Batur’un hareket çekmesiyle neye uğradığını şaşırır. Ne oldu, ne yaşandı, karanlıkta. Hilmi Yavuz’un, umursamazlığı başka bir olay. “Yedek subay giyimli, elinde pipo” Hilmi Yavuz o sırada Cumhuriyet’te çalışan Adnan Tahir’in odasındadır, Tahir, “Siz tanışmıyor musunuz?” diye sorduğunda “asker ağbi”den ses çıkmaz. Tosuner, “Pipo hiç yabancı gelmiyor bana,” der, matrak. Bir şey daha, gerçi izin almadan yazıyorum, olur da okursa beni affetmesini gönülden dilerim Tosuner’den. Ziyarete gittiğimde Kemal Tahir’den icazet almaya gitmediğini söylemişti, o dönem çoğu yazar bir kez görürmüş Tahir’i, Tosuner hiç gitmemiş. Saygı duyulası, kimseden el almadan kendi edebi anlayışını, eserlerini yaşatabilmiş, hatta eserleri basılmadığı için Derinlik’i kurmuş nihayetinde. Bizde yazarın kendi kitabını basması ve dağıtması nedense ayıp, oysa benim bildiğim en son Sedat Demir o şahane kitabı Küçük Paris Fena Öksürüyor’u bastı, iyi de yaptı, yoksa okurla buluşmak için kim bilir ne kadar beklemesi gerekecekti.
     Elde Kitap’tan, Tosuner’in anlatmaya çalıştığım denemelerinden ve eleştirilerinden razıyım, ustanın ışığı nice edebiyat düşkününün yolunu aydınlatacak nitelikte.