Reklam

Bir güvercin hikâyesi

Bir güvercin hikâyesi
12 Temmuz 2021 - 12:00
Serap Üstün
Patrick Suskind’in 1987 yılında yayımlanan, uzun öykü türündeki eseri “Die Taube” (Güvercin), Jonathan Noel’in sıradan yaşamını değiştiren olayın ortaya konulmasıyla başlar:

            “Bir gün içinde hayatını allak bullak eden o güvercin işi başına geldiğinde Jonathan Noel, ellisini aşmış bulunuyordu, tam bir olaysızlık içinde geçen rahat yirmi yıllık bir süreyi gerisinde bırakmıştı ve artık karşısına, günün birinde gelecek olan ölümden başka, önemli herhangi bir şey çıkabileceği aklının ucundan bile geçmezdi. Bundan da çok hoşnuttu. Çünkü olayları sevmezdi, hele insanın iç dengesini sarsan, dış yaşam düzeniniyse karmakarışık eden olaylardan bayağı nefret ederdi.”
                İkinci Dünya Savaşı sırasında milyonlarca insanın öldürüldüğü toplama kamplarına götürülen annesini ve babasını kaybeden çocuk Jonathan Noel, terk edilmişlik korkusunu ve çaresizliğin baskın izlerini hayatı boyunca taşır. Savaş bitene kadar kız kardeşiyle birlikte saklanmak zorunda kaldıkları Puget köyünden ellili yılların başında üç yıl askere gidip döndükten sonra kız kardeşini de bulamaz. Amcasının yönlendirmesiyle evlendiği kadının, dört ay sonra doğum yapıp başka bir adamla kaçması sonucunda da dış dünyaya olan güvenini tamamen kaybeder ve yalnızlaşma sürecine girer.
                Paris’e gidip bir bankada bekçilik yapmaya başlayan Noel, yaşamaya başladığı apartmanın çatı katındaki odasını güvensiz dünyadaki güvenli alan olarak görür, hatta odayı bir sevgiliye benzetir:
                “Oda, Jonathan'ın güvenli adasıydı bu güvensiz dünyada ve öyle kalmıştı, sıkı sıkı sarılabileceği tutamağı, sığınacağı köşe, sevgilisi olarak kalmıştı, evet sevgilisi, çünkü akşamlan döndüğünde onu sevecenlikle sarmalıyordu bu sevgili; küçük odacığı, onu ısıtıp koruyor, bedenini de ruhunu da besliyordu, ihtiyaç duyduğunda hep oracıktaydı, bırakıp gitmiyordu. Bu sevgili gerçekten, güvenilir olduğunu kanıtlamış tek şeydi hayatında.”
                Otuz yıl kaldığı yeri satın almak istemesi, ev sahibi olma arzusu, bunun için maddi hesaplar yapması, kolektif düzen için ideal olarak nitelendirilebilecek bir birey olduğunu düşündürse de temizlikle ilgili saplantılı ritüelleri, kaygılı zihin yapısı, obsesif kişiliğiyle Noel, etrafına yabancılaşmış bir birey olarak tanımlanabilir.
                Alman edebiyatının sıra dışı yazarı Süskind, eserlerinde kendilerini toplumdan soyutlamış ve toplum tarafından dışlanan karakterler yaratır. Kendisi de yalnızlığı seçen bir yazar olduğundan, bir bakıma kendisiyle özdeş kahramanlar yarattığı söylenebilir.
                Jonathan Noel, sıradan yaşamının değiştiği, 1984 Ağustos’unda, bir cuma sabahı, kapısının önünde bir güvercinle karşılaşır. Herhangi birisi için önemli sayılmayacak bu karşılaşma, onu dehşete düşürür. Ölümle burun buruna geldiğini düşünecek kadar da tedirgin olur ve korkar:
                 “İlk aklına gelen, şimdi bir kalp krizi ya da inme ya da en azından havale geçireceği oldu, tam bu gibi şeylerin insanın başına geldiği yaştasın, diye düşündü, ellisinden sonra en ufak bir bahane yeter böyle bir bela için.”
                Bu karşılaşmadan sonra kendisiyle hesaplaşmaya ve işini, etrafında olup bitenleri, insanları farklı algılamaya başlar. Bavulunu toplayarak bir daha hiç dönmeyeceğinden emin, odadan kaçışı ruhsal bunalımı işaret eder. Aşırı endişe, kaygı ve gerginlik durumuyla anksiyete bozukluğu belirtileri gösterir.
                Kapıcı Madam Rocard tarafından gözlendiğini düşünen Jonathan, varoluşunu değersiz ve sıradan hisseder. Sartre, “Başkalarının bakışı kişinin kendisini bir nesne olarak fark etmesine neden olur. Bu, başkalarının bakılan kişi hakkında belli fikirler oluşturması ve onun var oluşuna müdahale etmesi anlamına gelir. Kişi bu durumda kendisini tehlike altında hisseder,” diyerek bu duygu durumunu özetler.
                Noel, güvercinden korunmak için giydiği kışlık kıyafetlerden de rahatsızlık duyar. Giddens’e göre, “Modernite, kişilerin yaşam tarzları, davranışları ve giyim kuşamı ile ilgili olarak birtakım normlar sunar ve kişiler herkesin uyduğu bu normlara uymak ihtiyacı hisseder.”
Sadece Madam Rocard’ın kendisini tanıdığı hissine kapılır. Güvercinin onu kovduğu gerçeğiyle yüzleşirken sorunu anlatır ama onun aldırış etmediğini görünce kurtulma umudu kalmaz.
                Bankadaki rutin görevinin başına gittiğinde, oradaki varlığının anlamını sorgulamaya başlar:
                “Bir sfenks gibi -böyle geliyordu Jonathan'a (çünkü bir ara kitaplarından birinde sfenksler üzerine bir şeyler okumuştu)- bir sfenks gibiydi bekçi. Yaptığı etki eylemiyle değil, sırf vücutça varlığı yoluyla oluyordu.”
                      “Birbirlerine benziyorlardı, Jonathan' ın kanısınca, sfenksle bekçi, çünkü ikisinin gücü de araçsal değil simgeseldi.”
                İşe yaramaz olduğu düşüncesiyle birlikte gelişen kaşıntıları ve göz bozukluğuyla baş etmeye çalışırken yazdığı felaket senaryoları, yine düştüğü dehşetin sonucudur.
                Öğle paydosunda otele yerleştikten sonra bir büfeden aldıklarını yediği parkta karşılaştığı evsiz, onu farklı bir çıkmaza iter. Onun sorumsuz ve tasasız yaşama biçimine karşı öfkeli bir kıskançlık duyar. Diğer yandan bu karşılaşma, özgüvenini, özhoşnutluğunu ve özgürlüğünü hatırlatır. Kendisini başarılı insan varlığıyla görür:
                “Jonathan, insan özgürlüğünün özünü bir kat tuvaleti mülkiyetinin oluşturduğu ve kendisi için bu temel özgürlüğün sağlama bağlanmış olduğu yargısına vardığında derin bir hoşnutluk duydu. Evet, hayatına verdiği düzen doğruydu! Varlığı, baştan sona başarılı bir insan varlığıydı. Ortada üzülecek, kendinde olmayıp başka insanlarda olduğu için gıpta edilecek hiç ama hiçbir şey yoktu.”
                Parktaki bankta bir çivinin sebep olduğu, pantolonundaki yırtıkla yeniden ümitsizliğe sürüklenir. Terzi Madam Topell’in yırtığı dikecek zamanının olmamasıyla birlikte kendisini, olduğu yerde bile hissetmeyip işine pantolonunu bir yapıştırıcı bantla yapıştırarak döndükten sonra öfke ve perişanlıkla kıvranmaya başlar. Kendisine karşı yitirdiği saygısı, bu delik yüzünden tüm dünyayı yerle bir etmek isteyeceği nefrete dönüşür. Her şey ve herkes gözünde çirkinleşir. Etrafındaki insanlara zarar vermeyi, hatta öldürmeyi aklından geçirir.
                 “Ruhsal çaresizlikten, akıl karışıklığından ya da birden gelen bir nefretle gözünü kan bürüyüp suç işleyecek biri değildi; böyle bir suç kendisine ahlaka aykırı geleceği için değil, yalnızca kendini eylemle ya da sözlerle dışa vurmak hiç elinden gelmediği için. Eylemde bulunan biri değildi o. Rıza gösteren biriydi.”
                İçindeki öfke yatıştığında, kendisini ve bedenini ayrı birer oluşum gibi hissederek kendisine de yabancılaşır. “Çifte Jonathan” ile tanışırız. Hemen ardından kendini öldürme fikri belirir. Geçmişteki travmatik yaşantılar, varoluşsal bakış açısında, kişiyi daha iyi anlamak ve tanımak adına yardımcı olur. Yetişkin bir birey değil çocuk olduğu inancının arkasına sığınma yoluna giderek intihardan vaz geçer. Özgürlüğünü kabul etmiştir ancak varoluşuna dair sorumluluk almayı istememektedir. 
                Öykünün sonunda eski evine ve düzenine döndüğünde güvercin artık orada değildir. Hummel, bu öyküdeki güvercin için, “Tiksinti, korku ve ümitsizliğin sembolü haline gelmiştir,” der. Yıllar boyunca kurduğu düzen zarar görmesin diye çabalayan Jonathan için ise kargaşa ve başıbozuklukla bağdaştırılabilir.
                Güvercin ve odanın leitmotiv olarak kullanıldığı bu uzun öykü, tüm dünyada zamansız diye düşünüyorum. Etrafımızdan günbegün kendimizi yalıttığımız, kendimizle bile çeliştiğimiz, yaşantılarımızdaki travmalardan kaçış yolları ararken kimi zaman özgüven patlaması yaşayıp kimi zaman görünmez olmak istediğimiz gerçeğiyle yüzleşmek adına okunması ve Jonathan Noel’le aynı aydınlanmayı deneyimleme şansının es geçilmemesi dileğiyle…