ÖYKÜ/Yata(la)k

ÖYKÜ/Yata(la)k
01 Mart 2021 - 12:40
Neslihan Yılmaz 
Kıpırdamayan vücuduyla başını sağa çevirip gözlerini kapadı. Karşısında, her gün boyuna uygun minik beyaz bidonuyla ziyaretine gittiği tekke çeşmesi vardı. Yeleğinin iç cebinden çıkardığı mendiliyle akıntısını durduramadığı gözlerini silen yaşlı kadın; kendisininkiyle aynı boydaki bidonuyla kurnanın birini tutuyordu. İplik gibi akan su bidonunu doldurana kadar parmak hesabıyla dua okuyordu. Kurnalardan biri, yandaki fırının hortumuna teslim olmuş, sıcaktan bunalmış fırıncı ustasının yarım akıllı çırağını gönderip hortumu çıkarttırmasını bekliyordu. Koşa koşa tutuyordu, ortadaki kurnayı. Fos! diye hava yapıyordu, ortadaki kurna. Geriye çekilip normale dönmesini bekliyordu, suyun. Biraz sonra su akıp yatağını buluyordu. Bidonunu doldurup taşan su olukta ilerlerken bidonun kapağını sıkıp hızla yürü- meye başlıyordu. Arada gölgelerde soluklanıyor, bidonu taşıdığı kolunu değiştiriyordu. Sonra tekrar kanatlanıyor, adımları bir sokak ediyordu. Eve yaklaşırken elindeki bidonun yerini saplarını annesinin sağlamlaştırdığı valizi alıyordu. Kendisi gibi valizi de büyüyor, sağ kolunun ağırlığıyla savaşıyordu. Uzun yoldan ruhu pak, yüzü kirli çamaşırları ile dönmüş oluyor; önünde uzayan kısacık mesafeye bakıp uçmak istercesine heyecan duyuyordu. O heyecan, valizin ağırlığını azaltıyor; o heyecan valizin içindekileri tek tek çıkarıp yıkamaya başlıyordu. Evin kapısından içeri girdiğinde evde kimseyi bulamıyor ve evin birkaç kilometre ilerisindeki bahçeye yöneliyordu. Bu yolculukta da sağ koltuğunun altını bir karton bir kutu yalnız bırakmıyor, özlemin tel tel yumak olduğu yol pişmaniyesi ile yalnız büyünmüş seneler tatlandırılmaya çalışılıyordu. Menziline doğru ilerlerken çapasını omzuna ters asmış yaşlının “hoş geldin!”ine gülümsüyor, yaşlıya hal hatır soruyordu. Tarlanın insan yordamıyla düzeltilmiş yoluna sığamayan biçerdöverle duraklıyor, kanatlanan ruhu kırılıyordu. Sonra tekrar önündeki patikayı yürüyor ve bahçenin çalılıklarla örülmüş giriş kapısına varıyordu. Kendisi tülbentinden beyaz kadın ıslıyordu yüzünü, sarılıp öpüştüklerinde. Sağ kolunun altındaki kutu düşüp dağılıyordu. Tel tel pişmaniyeler... Mutluluk koltuk altını da sarabilen bir şey oluyor, sarılarak kendi çevrelerinde dönüyorlardı. Dönerken etekleri çiçekli elbisesiyle suya giden kız oluyordu. Tülbentiyle gözyaşlarını silerken beyaz kadının, yoldan kirlileriyle gelmiş senelerin özleneni. Konuşurken olgun bir can yoldaşı... Kalanı karıncaların hakkı oluyor, topraktan topluyorlardı, özlemin kat kat doladığı tatlıyı. Topraktan yüzünü kaldırınca yok oluyordu, pişmaniye. Geriye ileri geri koşuşan karıncalar kalıyor, beyaz kadının beyaz tülbenti kendisinin başında oluyordu. Kokusundan anımsıyordu, tülbentin sahibesini. Sağ koltuğunun altında kutu kadar yeşil ciltli bir kitap oluyordu, topraktaki beyaz kadın için okunmayı bekleyen.
•••
Uyandı, kıpırtısız. Sağ tarafındaki onu yalnız bırakmayan damla, uzakları yakın etti. Sessizce kıpırdayamadan düşündü. İnsanların uzaklığından kötüdür, kelimelerin mesafesi, diye düşündü. Hem uçarcasına koşamamak için yalnızca bedenimiz mi susmalı, gönlü susmuşun koşusu olur mu, diye sormadı, soramadı, sormak dilinden gelmedi.