Reklam

Alesta

Alesta
08 Haziran 2021 - 11:49

Aylin Arifoğlu
O doğduğunda, fırtınalar yedi gün boyunca dinmedi. Kasabalıların başlarından çatıları, altlarından tekneleri uçtu. Yaşlıları bataklığa, bebeleri nemli kulübelerin altına gömdüler. Ancak onun doğduğu evde, bir kibrit bile yerinden oynamadı.

                Annesi pişmanlığından duvardaki sıvaları yiyordu. Çok geçmeden sakalları ağarmış bir denizci bulup evden kaçtı. Sütten kesilen çocuk, aslan etiyle büyümüş gibi serpildi, şuncacık yaşta sırım gibi delikanlı oldu. Gururdan gözleri yaşaran babası, oğlunun adını Tutku koydu.
                Babası gibi kuvvetli bir denizci olacaktı Tutku. Gözleri hiçbir zaman buruş buruş derisini görmemiş, incecik bacaklarını fark etmemiş ve bu yürekli adamın yüzünde açılan derin yaralara aldırış etmemişti. Her gün birlikte denize açıldılar. Babasını zatürreden kaybedene kadar, her gün o yosun tutmuş kayığı nasırlı elleriyle kıyıya bağladı Tutku.
                Babasını gömer gömmez kayığa döndü. Derisinin kanamasına aldırış etmeden kıymık dolu oturağa uzandı. Koşarcasına esen meltemden midir bilinmez, içini bir titreme aldı. Meltem, geniz yakan deniz kokusunu, tezgâhlara dizilmiş çiğ balık kokusunu ve nemden ince ince terlemiş kulübelerin ıslak tahta kokusunu getirdi. Bu koku, babasının kokusuna o kadar benziyordu ki, Tutku bir anlık aldanmayla ayaklandı. Yere boylu boyunca uzanmış parlak oltadan başka bir şey bulamadı.
                Bu olta babasından kalan yegâne miras olacaktı. Oltayı kavradığı gibi kayıktan atladı Tutku, liman boyunca bütün tekneleri dolandı. Öylesine güç alıyordu ki oltadan, sanki babasının elini tutuyordu. Bu güç ona bütün teknelerin kapısını çaldırdı, ancak iş bulmasına yardımcı olamadı.
                Bir ay boyunca çiğ balıkla beslendi, rüzgâra düşman eski kayığın içinde uyudu ve ara sıra kapı menteşelerini yağlayarak temiz su parası çıkardı Tutku. Bunca melankoliye rağmen, en son doğduğunda ağlamıştı. Sonunda civar gemilerden birinde iş buldu, o yamuk ağızlı alkolik adam, Tutku’yu gemiye sokmadan önce ayaklarını öptürmüştü. Adımını atar atmaz yoğun iş girdabının içine girdi. Kaptanın kamarasını günde beş defa temizliyor, kuyudan su taşır gibi kamaraya alkol taşıyor, geri kalan zamanını da sintinede, mide bulandıran ekşi yağ kokusunun içinde harcıyordu. Uykusuz geçen uzun günlerin sonunda ona ayrılan tahta yatağına uzandı. Uyuyamıyorum. Çok terliyorum. Bana ait olmayan bu gemide, defolu bir eşya gibiyim. Yatağında kıpırdandı. Bir gün bu tekneyi alabilecek miyim? Kafasını yasladığı patates çuvalına şekil verdi. Bir gün böyle bir teknem olursa, burada birini yatırır mıyım? Belki bir hayvanı. O gece hiç uyuyamadı. Kıymık dolu kayığımda bile, bir döşeğin huzuru vardı. İçi, hiç sahip olmadığı bir evin tanıdık özlemiyle doldu.
                Sırtındaki, daha önce tanışmadığı, ona ölümü anımsatan yakıcı acı, onu, bebeğini doğumda kaybetmiş bir annenin her sabah emzirme telaşıyla uyanışı gibi, çaresiz bir şekilde uykusundan uyandırmıştı. Kıl gibi bacaklarıyla onu saran denizanasının acısına benzetti bunu, ama hayır, o hafif deneyimi bu sabahla kıyaslayamazdı. Babasının öldüğü dumanlı sabaha benzetti bu acıyı. Kaptanın kırbacının merhameti yoktu, öfkenin aracısı, genç çocuğun sırtını kısa sürede kanlar içinde bıraktı. Tutku sabaha karşı uyuyakalmış ve uyanması gereken saatte uyanamamıştı. Can havliyle kendini gemiden dışarı atıp, kendi kasabasına kadar soluksuz koşmasa, zavallı çocuğu kimse ölümden korumayacaktı. Kasabaya vardığında gülüyordu, zaten o gemiyi hiç sevmemişti.
                Bulduğu fikir onu öylesine neşelendirmişti ki, bacağına kadar akan kanı bile silmeden kayığını çözdü, biricik oltasını sıkı sıkı kavrayıp denize açıldı. Gemiden ayrılmak ona sınırsız bir özgürlük tanımıştı, artık kendi işini kurabilir, babası gibi görkemli bir denizci olabilirdi. Belki annesi bile onun namını duyar da, geri dönerdi. Bu hayalle, sırtı kabuk bağlayana kadar çalıştı ve kasabada kendi balık tezgâhını açmayı başardı. Yapacağım. Onlarca kıyıya hükmedeceğim. Annem de duyacak. Babam bile duyacak. Belki bir yardımcı da alırım.
                Ancak çok geçmeden, ters giden bir şeyler olduğunu fark etti Tutku. Kimse ondan balık almıyordu.  Tabelalar astı, sokak sokak dolandı, uğur getirsin diye sukulent cinsi bitkiler bile astı ama nafile. Bir sabah taze balıklarını dizerken şakağına süngüden hallice taş attılar. “ Senin o baban var ya o baban! Git başka yerde aç tezgâhını.” Tutku, taş atmanın gelenek haline geleceğini hiç düşünmemişti. Derisindeki sıyrıklar yaralara, yaralar iltihaba dönüştü. Tutku, tezgâhını bile kapatmadan kasabayı terk etti.
                Durgun sularda iş bulduğunda aç, susuz ama mutluydu. Tanrı, onu ait olduğu yere yönlendirmişti sonunda. Hayatla yüzleşmeye hazırdı. Güvertede düşüp el bileğini kırdığında, kendini gelecek kırbaca hazırlamıştı. Yerde boylu boyunca uzanmış, göz kamaştıran güneşin altında sızlayan bileğini tutuyordu. Kötü haber kaptana tez uçtu, soluk benizli adam soluğu Tutku’nun yanında aldı. Kaba saba elini, bir çiçeğe dokunur gibi Tutku’nun başına uzattı. “ Neye ihtiyacın olursa olsun, ben buradayım oğul.”
 Midesinden kulaklarına kadar yükselen heyecanla ayaklandı genç adam. Gözleri, yıllar sonra ilk defa buğulanmış, ciğerinde besleyip büyüttüğü çirkin acı, bir anlığına uykuya dalmıştı. Telaşla kaptanın eline sarılıp öptü, koşarak tekneden indi. Kıytırık kayığının halatlarını çözdü. Babasından kalan biricik oltasını aldı. O öyle bir oltaydı ki, gözün gözü görmediği çaresiz günlerde bile eve iki lokma ekmek getirirdi. Suya girdiği gibi pençelerini çıkarır, her avuçtan kaçan o kaygan balıkları ciğerinden yakalardı. Gidebildiği kadar derine gitti Tutku. Bakir sulara ulaşana kadar gözünü kırpmadan sürdü kayığını. İşte burası bana yakışır dediği yerde durakladı, göz bebeğim dediği oltasını kayığa sabitleyip ucundan kavradı, boğazından aşağı sallandırdı ve yüreğinin kapılarını kapatır gibi sıkı kapattı dudaklarını. Kendini denize bıraktı.