Elbet bir gün

Elbet bir gün
16 Mart 2022 - 12:59
Ayşen Yenilmez 
Yıkanmakla birlikte aslında arınmak isteğiydi onunkisi. Üzerine bütün gece sinen sigara dumanı kokularını yok ederken, yabancı dudaklardan kulağına dolan tükürüklü samimiyetsiz sözcüklerden başlayıp, geçmişinde olan biteni zihninden arındırmak…
Yasaklamadığı kadınlığını perdesiz pencereye vuran yağmur damlaları örttü. Keşke daha çok su olsa, oluk oluk aksaydı. Aksaydı da, aktıkça yüreğini bu odaya hapseden ne varsa yok olsaydı. 
Gece mesaisini güne çoktan devretmiş, neredeyse gün bitmek üzereydi uyandığında. Cama vuran tıkırtıları duymuştu, birazdan fırtınaya dönecek bir yağmur vardı dışarıda. Sadece dışarıda olsa iyi, tavanda küfür gibi duran yağmur şıp şıp damlıyordu her yere, nasıl doğurgan.
“Tamir ettirmedi gitti şu tavanı” diye ilendi ama henüz gözlerini açtığından uykunun verdiği mahmurlukla söylemişti. Yoksa başını sokacağı bir odası, kafasını koyacağı bir yastığı olduğuna şükrediyordu. 
Bir elinde kesesi, yorgun bacaklarını yıkarken gözleri duvarlarda günah gibi bitmeyen küflere takıldı. Geceden sabaha yenisi peyda oluyordu. Hiç havalandırmıyordu ki.. 
Çatı katında yaşamamak lazımdı. Gerçi İstanbul’da hangi evde yaşasan bir sorun vardı ama en azından burası işine yakındı ve en önemlisi ucuzdu. Yoksa gece yarısı ne o yollar yürünürdü ne de taksiye verecek para olurdu. Kaldığı otelin sahibi iyi adamdı sağ olsun.  
İzbe bir sokakta, hangi yıldan olduğu belli olmayan, semtin ve zamanın nabzını tutan, bugün olmazsa yarın yıkılacak gibi duran bu ahşap binayı gördüğünde “Tamam” demişti. “Param yok ama iş bulana kadar burası beni idare eder” diye içinden geçirmişti. Kadının her türlüsünden anlayan sahibi yaşlı kurt, Leyla’nın halinden de anlamış olacaktı ki iyi niyet gösterip “iki ay sonra dört aylık alırım ona göre” diyerek kabul etmişti. 
Leyla bu otele, tekinsiz karanlık sokaklardan ağır aksak uykulu gözlerle yürüyüp, uyuyan geceyi seyrederken, gün şehrin sırtlarından yeni yeni doğmaya başladığında adım atıyordu. Yattığı bu yerin parasını ödemek için iki sokak ötede çalışıyordu.
Her günü böyle başlıyordu. 
Yine öyle başlamıştı ama tek bir fark vardı bugün, burnuna dolan kasımpatı kokuları bütün odayı kaplamış, uzun zamandır kendisinden koşarak uzaklaşmış olan düşlerinden birkaçını getiriyordu. Hiç beklemediği bir şeydi bu. Çiçeğin içine iliştirilmiş bir de peçete “ELBET BİR GÜN” yazıyordu. Nerden çıkmıştı şimdi kışın ortasında bu bahar. Derin bir iç çekti Leyla, mevsiminde açmış dedi tomurcukları da var. 
Annesi geldi aklına. 
Bahçenin ortasında bir eli çiçekleri sularken, diğer eli Leyla’nın başını okşayan annesi.
“Kocan o senin sever de döver de” diyerek kendisini yok sayan annesi. Döndü kalçasındaki morluğu yok etmek için daha bir sert çitiledi, kanatacağını bile bile bastırıyordu. Kanattıkça geçmiyordu.
“Nikâhta keramet vardır kızım, aynı yatağa girdin mi seversin, alışırsın zamanla” diyen annesi
“Alışamadım” anne dedi Leyla. Biraz daha su döktü üzerine, daha bir yıkamak istedi kendini. Döktü, döktü ama onu bundan arındıracak kadar değil otelde, dahi dünyada yeterli su olmadığını biliyordu.
Gerçekten kaçmak, bir yalana sığınmak hayli zordu ve sabır gerektiriyordu ama bu onun için en iyisi olacaktı. Ne kadar aralasalar da bulamazlardı. Yeni bir şehirde, yeni bir kimliğe alışmak zaman alacaktı ama daha dört ay olmuştu sabredecekti. Aynanın karşısında gördüğü kişiye kendisi henüz alışamasa da, yeni saçını, zayıflamış bedenini kendisi gibi yadırgamayanlar vardı. Hatta hoş bulanlar diye düşünürken kasımpatılardan gelen kokuları içine çekti. 
Gün geceye mesaisini devrederken, köşe başında tamburi ve kemancı alacaktı onu her akşam olduğu gibi. Sağ olsunlar gece işten sonra da bırakıyorlardı. 
Önce günün ilk selamını verecekler, ardından birer sigara yakacaklardı. Leyla, sigara dumanını daha bir keyifle içine çekerken, bir tane bile ağacın olmadığı bu sokakta neredeyse üst üste dizilmiş ürkek binalara göz gezdirip, evine çekilen insanların salon lambalarının birer birer yanmasını izleyecekti. Çok cömertti bu hayat. Umudu, yaşam sevincini peşine takmış sert esen rüzgar önce kulağına fısıldayıp sonra boynunu yalayıp geçerken, başını göğe kaldıracak ve bir ohhh çekecekti. Sigarasını rüzgarın içtiği tamburi sıkılacak “E hadi Leyla geç kalıyoruz, gidelim” diyecekti. 
Bu ona iki aydır hep iyi gelmişti. Yüzüne o an için emanet yerleştirdiği gülümsemesi, kısacık zamanda Leyla’yı düştüğü yerden belki de ayağa kaldıracaktı. 
Mekana gittiklerinde insanlar yavaş adımlarla masaların arasından geçip kendilerini uygun gördükleri sandalyelere yerleştirecek, biri sönmeden diğeri yanacak olan sigaraları içine çekerken ah edeceklerdi. “Sağlığa” diye havaya kalkan kadehler, yanında değil aklında olanlar için masaya vurulacaktı. Bir süre sonra kiminin hüznü kahkahaya dönüşürken, kiminin neşesi hüzün olup havada asılı kalacaktı ama hepsi Leyla’nın söylediği şarkılara eşlik edecekti. Eşlik etmeye çalışırken ferini burada söndürenler, şarkı dudaklarında masasında uyuya kalacaklardı.
“Önce kurulanmalıyım” dedi Leyla. “Bugün ödeme günü!”
İki aydır bulduğu işte parasını kazanmış, başı hiç bu kadar dik olmamıştı. Otelin ahşap merdivenlerini inerken bacakları mutluluktan sıçrayabilirdi. Dikkat etmeliydi, ahşap merdivenler her an için çökebilirdi.
Uzun zamandır kendini bugün kadar iyi hissetmediğini düşündü. Çoğu çiçek kış uykusuna yatarken, kendisine böyle neşe ile açan güzellikleri gördü tekrar. Aynı adamın elinden aldığı, odasının duvarında asılı yeni kendisini izlemekten neredeyse hoşlanmaya başladığını düşünecekti. 
O zaman bu akşam ilk şarkım “ ELBET BİR GÜN” olsun diye geçirdi aklından.