ÖYKÜ/Yolculuk

ÖYKÜ/Yolculuk
07 Ocak 2021 - 14:25
Uğur Demircan

Yıpranmış kaba giysilerini örten eski pelerini, kırlaşmış uzun saç ları gibi savruluyordu sert yayla rüzgârıyla. Bu mevsim hep rüzgârlı olurdu buraları. Ağır ağır yürüyordu ihtiyar adam. İki elinde iki tahta kova, uçuşan yaprakların üstüne basa basa ilerliyordu. Onu, içinde kim bilir neler saklayan, sisten bir duvar bekliyordu. Ağır ağır gidiyordu sise doğru. Yükü ağırdı. Yaşadığı yılları kovalarında taşıyordu sanki. Yalnız kendisinin bildiği bir menzile, yorgun ama emin adımlarla ilerliyordu. O, sise girdikçe, sis ondan kaçıyor, hem ilerisi hem de geride bıraktıkları görünmez oluyordu. Geride bıraktıklarını düşündü. Bu topraklara ilk geldiği zamanları, kendi elleriyle yaptığı evini, karısını ve iki oğlunu… Onlarsız geçen yılları düşündü. O yıllar ki ihtiyarın nasırlı elleri gibi yüzünde de çatlaklar bırakarak geçmiş, şimdi ise hiç yaşanmamış gibi belirsiz ve dumanlıydılar. Zamanın sisinde bıraktıklarını düşündü. Karısının çiçekli elbisesini, evin girişine uğur getirsin diye astığı küçük çanları, avludaki kulağı düşük köpeğini. Oğullarını birer birer elinden alan o savaşı düşündü yine. Savaşın sonunu hiç öğrenemediğini hatırladı. Kimin neden öldüğünün bilinmediği o savaşlardan biri daha, başladığı gibi bitmişti. Krallar tanrı olsun diye çıkardı savaşlar ve köylü kurban vermeden savaş bitmezdi.


Hava kapandıkça kapanmış, rüzgâr fırtınalığa azmetmişti. Yol uzun, gün kısaydı. Gün inmeden yetişemeyecekti. Bir an durdu. Geriye baktı. Dönemezdi. Adımlarını hızlandırdı. Rüzgâr sisi dağıtmaya yetmiyordu. Bulutlar ihtiyarı çevrelemiş, yaşlı dünyayı artık ona göstermiyorlardı. Doğru yöne gidip gitmediğine emin olamıyordu. Sadece yürüyordu. Çan sesleri duyar gibi olduğunda hava iyiden iyiye kararmaya başlamıştı. Rüzgârın uğultusundan tam anlayamıyordu. Ya bir kilise olmalıydı uzaklarda ya da bir iki keçisi olan bir çoban çocuk, eve koşturan. Kilise olsa iyiydi; köy var demekti. Ama bu yörede kilisesi olan bir köy hiç görmemişti.

Çan sesleri kesildi; çocuk gülüşmeleri duymaya başladı bu sefer. Oyun oynuyor gibiydiler. Durup dinledi; geldiği yeri anlayamadı. Adımları hızlandırdı. Kovaların ağırlığı onu yavaşlatıyordu. Çocuk sesleri tanıdık gelmeye başladı biraz sonra. Oğullarına benzetti. Onlara seslenen biri daha var gibiydi. Bir kadın. O mu yoksa? Kovalardan birini bıraktı. Diğerini iki eliyle tutup, yorgun ayaklarına biraz daha yüklenerek koşmaya başladı. Sesleniyordu bir yandan. Adlarını haykırıyordu. Onlar olmadığını biliyor ama yine de bağırıyordu. Karanlık her şeyi kuşatıyordu yaşlı adam koşarken. Diğer kovayı da bırakarak, biraz daha hızlandı. Sesler yaklaşıyordu. Karanlığın pelerini altında yaşlı adam, iki büklüm olmuş, yere çökmüştü şimdi. Yolculuğun sonundaki bu koşu ona fazla gelmişti. Eğildi; nemli toprağa ve çürümüş ardıç yapraklarının kokusuna bastırdı alnını. Bu kokuyu biliyordu. Evini bu ağaçtan yapmıştı. Karısı bu kokunun içindeydi. Çocukları bu topraktaydı. Sesler kesilmişti artık. Çanlar, çocuklar susmuş, rüzgâr durmuştu. Çöktüğü yerde, kımıldamıyordu yaşlı adam. Kovaları yoktu artık. Yaşadığı yılları kovalarında bırakmıştı.