ÖYKÜ/Serap Üstün yazdı... Islık

 ÖYKÜ/Serap Üstün yazdı... Islık
25 Kasım 2020 - 21:53
Serap Üstün
    Binlerce yıldır için için püskürmeyi bekleyen bir volkan gibi hissediyor kendini. Başına geleceklerden habersiz olduğu için her şeyin daha berbat olamayacağından emin. Yıllardır çalıştırdığı mevsimlik işçilerin yarısı bile bu kez pamuk hasadına gelmedi. Hidayet’i sıkıştırınca işin rengi belli oldu.
    “Beyim biz Orhan Bey’e hürmetimizden bebe belik var demeyip gene kalktık geldik. Yoksa seni tanımayız, bilmeyiz. Onun üstümüzde hakkı çoktur, ondan buradayız. Çalışır, elimizden geleni yaparız evvelallah. Ama diğerleri için bir şey diyemem. Fındıktan kelli Manisa’ya kiraza geçti yarıya yakını, sonra da orada üzüme, tütüne kaldı. ‘Erkeklere elli, kadınlara kırk liradan bir kuruş fazla vermem, işinize gelirse,’ dedi çavuş dayı, çoğu dağıldı.”   
    Babasının zamanındaki gibi yürümüyordu işler. İşçiler günlük sigorta istiyorlardı. Üstelik yevmiye beğendirmek de zordu. Bu koşullarda, Çukurova’nın üstünde dumanı tüten kara sıcaklarına kayıtsız teslim olmak için gönüllü aramak zır delilikten başka bir şey değildi. 
    “Ne demek dağıldı?  Böyle nankörlük nerede görülmüş Hidayet?” diye söylene söylene bir şeyler zırvaladı. Dediklerinin yarısına kendisi de inanmadı. Çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan bir avuç işçiyi tarlada bırakıp sinirle köy evine yöneldi. 
    Nasıl olsa her şeyin acısını karısından çıkarabileceğini biliyordu. Gülsüm, gündüz sevişmelerine oğlanlar ortalıkta dolandığından pek yanaşmasa da Rıfat’ın niyetini anladığında hemen kapıyı kilitler, o işini bitirene kadar ses çıkarmadan tavandaki kara sineklerin kanat çırpışlarını seyre dalardı. Rıfat, her seferinde bildik hareketlerle hızlanıp, sonra çabucak gevşeyip dizlerinin üstünde doğrulur, yüzüne hiç bakmadan arkasını dönüp giderdi. Yatakta yalnızca belden aşağısı çıplak öyle kalıverince, yapış yapış bacaklarını seyreden Gülsüm’ü bir gülme alırdı.
        Kemal, Burak ve Orhan’ın aralarında ikişer yaş bile yoktu. Her çocuğa daha bir önceki sütten bile kesilmeden gebe kalmıştı. Böylece damızlık görevini oldukça kısa denebilecek sürede tamamlayıp tüm gücünü okumaya üflemeye vermişti. Hacı babasından el aldığına inanır, etrafta mırıl mırıl, sürekli dudaklarını kıpırdatarak dolanırdı. Geçtiği yerler buram buram tütün kolonyası kokardı. Rıfat, önceleri onun bu hallerini çok yadırgamış, hatta ona ilişemez olmuştu. Sanki tenine değdiğinde günah işliyor, kutsal bir şeye ihanet ediyormuş gibi hissediyordu. Elektrik çarpmasına benzer irkilmelerle, rüyalarından sırılsıklam uyanıyordu. Sonra alıştı, keyfini kaçıran ilahi kokuyu da artık duymaz oldu. 
    O sıkkın gün boyunca külçeleşen bedenini oradan oraya sürükleyen Rıfat, baş ağrısından mustaripti. Adım attıkça şakaklarında dayanılmaz zonklamalarla peydahlanan ağrı, cehennemi sıcağı daha da dayanılmaz hale sokuyordu.  Pamuğa attırdığı zirai ilaç buharlaşmış, ciğerlerini kaplayan zehirin miktarı arttıkça her nefes alışı, dik bıyıklarını temelli havaya dikmişti. 
Çocukken tarlanın başından beş dakikalık koşma mesafesinde ulaşıp gölgesinde en rahat uykularını uyuduğu meşe ağacına yöneldi. Ondan medet umacaktı. Bütün mal değneklerini yıllarca dallarından yaptığı, bazı günler altında utanmadan böğüre böğüre ağladığı, sevinçlerinde gövdesine sımsıkı sarıldığı hatta öptüğü Sultan onu çaresiz bırakmazdı. İlk öpüştüklerinde içini kavuran kıvılcımlardan anlamıştı duygularının karşılıklı olduğunu. İlk öpüştüğü kadın oydu, koynunda düşlere dalarak sızdığı, gülüp eğlendiği, başını güvenle yasladığı Sultan. Artık biraz yaşlanmış olsa da hala alımlıydı. Palamutları diri, renkleri canlı, doğurgan, neşeliydi. 
    “Sultanım kaçtım sana geldim. Sendedir derdimin dermanı,” der demez attı kendini dallarının gölgesine. 
    Sultan ilkin oralı olmadı. Rıfat’ın huysuz hallerine alışkındı. Ses etmedi. 
    “Etme cananım, bu seferki beter. Çevirme yüzünü benden.”
    “Gülsüm almadı mı başının ağrısını?”
    “Şimdi anlaşıldı halinin sebebi, hiç seninle bir olur mu? Ben seninle büyüdüm, yağmurlar altında ıslandım, kargaları kaçıran sesimle şarkılar söyledim, sana tüm gücümle sarıldım.”
    “Bir olmaz Rıfat oğlan, bir olmaz. Kimse kimseyle bir olmaz. Gel yasla başını köklerime.”
    Sesler yavaş yavaş uzaklaştı, duyulmaz oldu. Gerçek olup olmadığını artık idrak edemediği görüntüler hızla gelip geçmeye başladı gözlerinin önünden. Sultan’a taktığı inci kolye, metrelerce uzayıp gidiyordu. Ucunu göremedi. İncileri takip etmekten yoruldu. Bıraktı peşlerini. Sonraki saatler boşluk.
    Gülsüm, pamukları boydan boya yararak tarladan ona doğru koşuyordu. Çıplak ayaklarına değen toprak çatlıyordu. Ne kadar hızlı koşarsa o kadar çabuk bulacaktı çocuklarının failini. Gözyaşları akamıyordu. 
    Sultan, neye delilendi kim bilir yine bu histerik kadın, diye düşündü, aldırmadı haykırışlarına. Duymazdan geldi. Rıfat’a daha sıkı sarıldı. Kulaklarını örttü yapraklarıyla. Ovanın düzlüğü uzadı. Güneşin kudreti yaktı. Gülsüm’ün tırnaklarından sızan kan, hışmından telaşla kaçışan karıncaları kızıla boyadı.  Üç erkek evladının boylu boyunca cansız serildikleri pamuktan beşik, arkasında nokta kadar kalmıştı. Koşarken ciğerlerine dolan havada, ilacın bulutlara yükseldikçe attığı zafer çığlıklarının kesiciliği vardı.    
    “Rıfattt!  Boyu devrilesice Rıfaaaatttt!”
    Rıfat’ın düşünde pamuk kozalarından bir ordu. Ordunun başında da iki büklüm koza komutan. Şapkasını ters geçirmiş başına. Bu işte bir terslik olduğunu anladı anlamasına, sormaya yeltendi ama sesi çıkmadı. Kendisi de bir kozaydı. Habire fırça yiyordu; ‘Ciğerleri sökülesice Rıfat! Yatıp da kalkmayasıca Rıfat! Cehennem olasıca Rıfat!’. Yankısı giderek artan, bol ünlemli cümlelerde adı geçiyor ve ona ne olacağını bildiren istekler bitmek bilmiyordu. İç sesinin duyulup duyulmadığından emin olmaya çalışan gözlerle koza komutanı süzdü. Göz kapakları ağırlaşmıştı. Onlara söz geçiremiyordu artık. Tatlı tatlı yayıldı dudakları. Dilini döndürmeye mecali yoktu. Salyalarını toplayabilse Sultan’a da rezil olmayacaktı. 
    Gülsüm, yorgun meşenin altına ulaştığında, Rıfat ve Sultan artık çok uzaklardaydı. Baş etmesi gereken dört merasimin hazırlığı, yedileri, kırkları, elli ikileri, neden sonra hiçlikleri, hepsi onu bekliyordu. İçinde, bundan böyle hiç susmayacak bir ıslık ötmeye işte orada ve tam o anda başladı. Attığı delimsirek kahkahalar harman yerinden geçip tüm köyü aştı.