Sümbül soğanı

 Sümbül soğanı
09 Şubat 2022 - 12:02

Duygu Serpil Kutluğ
Her şey, bir seminerde, profesörün sorduğu soruyla başladı: “İletişime geçtiğiniz ya da sadece yanından geçtiğiniz kişilerin farkında mısınız?” Profesörün önerisine uyarak bir defter edinmiştim ve her gün karşılaştığım kişilere dair detaylar yazarak farkındalık kazanmaya çalışıyordum. Alarm çalmadan uyandığım bir sabah, çayımı yudumlarken, aylardır yazdığım deftere göz atıyorum.  Hakkında yazdığım kişiler; fakültede ders verdiğim bir avuç öğrenci ile mahallede alışveriş yaparken sohbet ettiğim bir grup esnaftan ibaret. Defteri çekmeceye kaldırıp kahvaltı sofrasını topluyorum: Bir çay bardağı, bir tabak peynir, zeytin, reçel, ekmek. Hepsi tek porsiyon… Normalden erken çıkıyorum evden. Otobüs bu saatte boş. Trafik çekmeden ve koltukta oturarak işe gitmenin keyfi gibisi yok! Boşuna dememiş atalarımız, erken kalkar yol alır diye. Bu kalabalık şehirde, yapyalnız ve erken kalkmadan yol alamayacak kadar boğulmuş olmam dışında sorun yok!

Kampüsün girişindeki sokağın köşesinde, bir kadın şalına sıkı sıkı sarınmış, elindeki hasır sepetin içinde rengarenk güllerle oturuyor. Hafta içi bir gün, sabahın köründe kim ne yapsın çiçeği? Deli midir nedir bu çiçekçi, bu saatte gelmiş sokağın başını tutmuş? Düşündüklerimi duymuş gibi başını kaldırıyor, göz göze geliyoruz. Okyanus derinlerindeki tüm mavi tonları, ışığın yansımalarıyla saydamlaşıp koyulaşıyor. Çiçekçinin gözleri, bu dünyaya ait değil gibi. Dehşetle kastığı dudaklarından sözcükler bir fısıltı halinde dökülüyor: “Sizi çok uzun zamandır arıyordum, sümbül soğanımı vermek için. Bu soğan; ilkbahar, kara kışı bozguna uğrattığında, topraktan başını kaldırarak fışkıracak. Bu nedenle bakımına çok özen göstermeniz gerekecek ki çiçeğin açtığını, ölümünüzden önce görebilesiniz.” Kulaklarıma inanamayarak hayretle soruyorum: “Neyden önce?”

“Ölümünüzden. Büyük sıkıntı, zihninizi öldürmeden önce bu sümbülü yaşatmak, son şansınız olabilir.”
“Neler oluyor? Ne saçmalıyorsunuz? Bir soğana para vermem için mi bu hikayeler?”

Bileğimi ondan beklenmeyecek bir kuvvetle kavrıyor. Avucumdaki paralar etrafa saçılırken yine fısıltıyla konuşuyor: “Hayır, para vermenize gerek yok. Bu soğanı dikkatle dikin, hayat verin. Ölmeden önce son şansınız. Anlayacaksınız.” Ters yöne yürümeye başladığında “Hey” diye bağırıyorum. Ama hızla uzaklaşıyor. Adeta kayarcasına ilerliyor. Elimde sümbül soğanı, çiçekçinin saçmaladığından emin, yine de kafam karmakarışık kampüste yürümeye koyuluyorum. Ders vereceğim amfiden içeri giriyorum. Birden dünyam kararıyor.

Gözlerimi bir hastane odasında açıyorum. Bir yığın tahlil, test yapılıyor. Nihayet odaya bir doktor giriyor. Etrafındaki herkesin ona saygı göstermesinden, deneyimli olduğunu düşünüp rahatlıyorum. Fakat haberler kötü, beynimde ur var. Çok büyümüş. Bir seneden az ömrüm kalmış olabileceğini söylüyor. Ameliyat pek bir çare gibi görünmüyor, çünkü o evreyi geçmişim. Yaşamak uğruna ameliyat olup bugün ölme riskindense, kalan kısacık ömrümü yaşamayı seçtiğim için hastanede olmamı gerektirecek bir durum yok. Eve geliyorum. Ölecek olmama kafayı takamam ya, çiçekçi bunu nasıl bilebilir konusunu düşünüyorum. Deftere sarılıp çiçekçiyi detaylarıyla yazıyorum. O geleceği gören biri. Ama nasıl? Böyle saçmalıklara inanmam ki ben? Peki öleceğimi bildiğine göre, ya yaşamamın yolunu da biliyorsa? Aklıma sümbül soğanı geliyor. Belki de hayal gördüm. Sabah erkenden uyanıp fakülteye gidiyorum. Çiçekçiyi bulamıyorum. Bütün esnafa, sokaktan geçenlere, civar apartmanlarda yaşayanlara ‘mavi gözlü çiçekçiyi’ soruyorum. Kimse bilmiyor. Fakültedeki odama koşuyorum. Canım sümbül soğanı masanın üzerinde işte, delirmediğimi kanıtlarcasına. Bir saksı edinip, toprağa ekiyorum. Sanki çiçek açması beni gerçekten hayata döndürecekmiş gibi, internetten sümbül bakımını araştırıyorum. Her yerde çiçekçiyi aramaya devam ediyorum. Yok!

Yeni yıla girerken, bunun benim için son yıl olabileceği gerçeğiyle yüzleşsem de hayatım değişmiyor, bu yılbaşı akşamı da yalnızım. Viski şişelerine gömülmekten daha iyi bir alternatifim yok. Mahalledeki Tekel’e girmek için arkamı dönüp, yürümeye başlıyorum ve bir çift mavi gözle karşılaşıyorum. “Çiçekçi, dur lütfen” diye bağırıyorum. Ama geri geri uzaklaşıyor, caddeye doğru dönerek kalabalığın arasına karışıyor. Arkasından koşuyorum, ancak yine kayarak yok oluyor. Kalabalıkların içinde onu arıyor, tüm esnafa soruyorum. Beynimdeki ‘ur’un beni delirttiğini düşünüyorlar. Çiçekçinin varlığını kimseye ispat edemiyorum. Aklıma çocukken, köyde yanına yaklaşmamızın büyükler tarafından yasaklandığı, çağlayan dereye kaçak gidişlerimden birinde karşılaştığım, mavi gözlü çocuk geliyor. Derenin yanında, varlığını bilmediğim, kenarlarını mor ve mavi sümbüllerin süslediği patika bir yola götürmüştü beni. Birlikte saatlerce yürümüş, konuşmuştuk. Adını hatırlamadığım bir gezegenden geldiğini, görünümünün aslında daha farklı olduğunu, ama beni korkutmamak için insan kılığına büründüğünü anlatmıştı. Nasıl kılık değiştirdiğini hayretle sorduğumda, (başka bir gezegenden gelmesini, çocuk aklımla olağan karşılamıştım) bana ‘yaşam enerjisinden’ bahsetmiş; ‘evrendeki tüm canlıların bağlı olduğu enerjinin’ gücünü kullanarak dönüşüm geçirebildiğini söylemişti. Sonra birden, yaşam enerjisinden kopuk, öfkeli bir grubun yaklaştığını söyleyerek hızla uzaklaşmıştı, kayarcasına. Babam ve arkadaşları dere kenarına varmış, beni arıyorlardı. Bu olaydan sonra kolundan tuttuğumu dere yanındaki patika yola götürsem de mavi gözlü çocuğun varlığını ispat edemediğimden; ‘cinlere perilere karışan deli’ damgası yemiştim. “Deli Ahmet” olmuştu lakabım. Galatasaray Lisesi’ni burslu kazanınca “Deli Ahmet, o kadar da deli değil demek ki” demişlerdi. Kimse bana neden deli dendiğini de hatırlayamayınca, “Akıllı Ahmet” oluvermiştim bir anda. Liseden sonra köyle tüm bağlarımı koparsam da zor kazandığım bu sıfatı korumak, benim için ölüm kalım meselesi olmuştu.

Şu an, ölümle gerçek anlamda yüzleşmenin ne olduğunu artık bildiğimden sanırım, insanların ne düşündüğü pek de umurumda değil. Herkes delirdiğimden emin, bana acıyan gözlerle baksa da çiçekçiyi aramaya devam ediyorum. Dört ay daha boşa geçerken ağrılarım başlıyor. Çaresiz ve bitkinim. Sümbül, ilk kez taç yapraklarını gösteriyor ve mor bir çiçek filizleniveriyor arasından. O kadar seviniyorum ki öleceğimi bilsem de onu yaşatacağım. Küçük bir çanta hazırlayıp, sümbülle birlikte çıkıyorum evden. Önce İstanbul’dan Silifke’ye; oradan da büyüdüğüm köye ulaşıyorum. Çağlayan dereye giden yolu bulamayınca, kahvedekilere çekinerek soruyorum. Korkularım yersiz, kimse beni hatırlamıyor. Derenin yanındaki patika yola varınca sümbülü saksısından çıkartıp, diğer sümbüllerin yanına dikiyorum. Gözyaşlarımı toprağına akıtıyorum. Can suyu… Ellerimi ve kollarımı iki yana açarak, sere serpe çimenlerin üzerine bırakıyorum kendimi.  Güneş ışınları, gözkapaklarım üzerinde ışık oyunlarına başlıyor. Gök kuşağı renklerini gözlerim kapalıyken de hissedebilmek ne hoş! Altımdaki çimlerin sıcaklığıyla gevşiyorum. Acele yetişilecek yerler, ödenmesi gereken faturalar ya da hastalığımla ilgili senaryolar silinip gidiyor. İlk kez zihnimde değil, bedenimde yaşıyorum. Ve ilkbahar, kara kışı bozguna uğratıyor. İçimde bir hareketlenme duyumsuyorum. Ölmekte olan yaşam enerjim… Gözlerimi açıyorum. Uzaklardan bir çift mavi göz bana bakıyor. Aylardır aradığım gözler… Bana doğru yaklaşıyor. Aman Allah’ım! Yürümüyor, bacakları yok. Denizkızları gibi bir kuyruğu var. Kuyruğun üzerinde kayarak yaklaştıkça, gökkuşağı renklerine bürünüyor. Beyaz kanatlarını fark ediyorum. Mantıklı düşünemiyorum ama sanırım melek bu…  Öbür dünya gerçek mi yani? Meleğin alnında, göz-ağız gibi bir yarık açılıyor. Sanki düşündüklerimi emiyor. Yarık kapandığında, aklımdakileri okumuş gibi konuşuyor: “Hayır, melek değilim. ‘Glim’ gezegeninden gelen bir Glimmer’ım. Enerji alanından beslenerek dönüşüm geçirebiliyorum. Bu sayede, Dünyalılara insan olarak görünmem mümkün oluyor. Sizinle çocukken tanışmıştık. Güçlü bir hayat enerjiniz vardı. Sonra kaybettiniz onu. Ben de sizi kaybettim. Nihayet etrafa dikkat etmeye başladığınız o kısıtlı anlarda, enerjiye yeniden bağlanmaya başladınız ve ben de insan kılığında karşınıza çıkıp yaşam enerjinizi kuvvetlendirecek bir şey önerebildim.”

Önce mor sümbüle, sonra ona aptal aptal bakıyorum. Bir uzaylıyla mı konuşuyorum yani? Bildiğim gezegenlerin hiçbirinin adı Glim değil. Sanırım gerçekten delirdim. Aklımı okumuş gibi cevap veriyor: “Her şeyi bir anda anlayamazsınız, çocuklukta kaybettiğiniz yaşam enerjisini hissedin. Yoksa öleceksiniz.” Dik dik bakıyorum. Öfke doluyum. Beni, benden çok düşünen, telaşlı sesiyle ekliyor: “Bakın zamanınız kalmadı. Tüm enerjiniz tükenmek üzere. Doktor da olsa diğer insanlar sizi artık yaşama döndüremez. Yaşama ancak siz dönebilirsiniz, yaşam enerjisine tekrar bağlanmayı başarabilirseniz. Lütfen buna odaklanın.” Öfkem şaşkınlığa dönüşüyor. Yaşam enerjisi bedenimi yavaş yavaş kaplarken, ‘Deli Ahmet’ olarak yeniden doğduğumu hissediyorum.