casino siteleri bedava bonus tarafbet bahis siteleri deneme bonusu veren siteler www.sportareal.com
Reklam

Bu basmakalıp dünyadan kurtulmanın yolu tekrarı kırmak

Bu basmakalıp dünyadan kurtulmanın yolu tekrarı kırmak
21 Nisan 2022 - 12:49

Ayşe Yazar

Derinlikli mizah anlayışı ile günlük hayatın yalın insanlık hâllerini yansıtan Behiç Ak çocuk edebiyatının Nobel’i olarak kabul edilen 2022 Hans Christian Andersen Ödülü’nde Türkiye’yi temsil edecek. Ak, kırk yılı aşkın bir süredir “kendini tekrar etmeyen” bir çizgide üretmeye devam ediyor. Karikatürleriyle ülkemizde ve uluslararası alanda pek çok sergide yer alan, kitapları çeşitli dillere çevrilen, farklı alanlardaki pek çok ödülün sahibi yazar ve çizer Behiç
Ak ile sanatı ve eserleri üzerine konuştuk. Behiç Ak, yazarlığına ve yazma serüvenine dair şu ifadeleri kullanıyor: Çocuklara iletmek istediklerimi iletmeye çalıştığım kanısındayım. Ama yine de eksik bir şeyler kaldığını düşünüyorum. Yoksa yazmaya devam edemezdim. Ama bunların ne olduğunu keşfedebilmem için yeni bir hikâyenin içine gömülmem gerekir.

  • 1980 yılında mimarlığı bırakıp aldığınız bir kararla çocuklar için yazıp çizmeye başlamışsınız.1982’den beri bir günlük gazetede yayımlanan bant karikatürlerinizle gündelik hayatın politikasıyla bizleri buluşturuyorsunuz. Oyunlar yazıyorsunuz, belgesel filminiz var. Behiç Ak, bunca uğraşın arasında uzlaşmayı nasıl sağlıyor?

Aslında kendiliğinden oluşan bir süreç. Yazmak ve çizmek hayatımın doğal bir uzantısı haline geldi yıllar içinde. Gündelik hayatın eleştirisini önemsiyorum. Büyük laflar, geleceğe
ertelenen büyük umutlar, kibirli ve menfaatperest politikacılar günlük hayata egemen olan antidemokratik yaklaşımın üzerini örtüyor. Adeta onu gizliyor. Bu örtüyü kaldırmak, her
türlü sanatsal faaliyetin amacı olmalı bence. Kral çıplak demek yeterli değil, “halk da çıplak” diyebilmeliyiz.

  • Söyleşileriniz ve katıldığınız programlardaki söylemlerinizde hep “kitap yapmak” ifadesini kullanıyorsunuz. Kitap yapmak ifadesini açar mısınız?

Çocuk kitaplarıyla ilgili kullandığım bir ifade. Özellikle okulöncesi çocuklar için kitap, sadece yazılar ve resimlerin birleşimi değil; aynı zamanda bir obje. Kitabın elde duruşu, tasarımı, resimlerinin yerleştirilmesi, istediği sayfadan hikâyeye giriş özgürlüğünü sunması, herkesle kolayca paylaşılabilir olması, binlerce kere okunabilir olması vb. kitap denen objenin önemini arttırıyor. O yüzden sadece içindeki hikâye değil, aynı zamanda kitabın kendisi de bir anlam taşıyor çocuk için. Kitap yapmanın arkasında bu farklılığı ifade etme çabası var sanırım.

  • Bant karikatürlerinizden seçilerek oluşturulan “Karikatür Kitabı” iki kitap olarak Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlandı. Kitabın başında okurlara hitaben yazdığınız yazıda bir babanın eşine ilettiği “Çocukken ne güzel sorularımız vardı, büyüyünce onları kaybettik. Oysa birçoğunun cevabını verememiştik bile,” ifadesine yer vermişsiniz. Albüm fikri nasıl doğdu, karikatürleri seçerken nelere dikkat ettiniz?

Çocuklar, zihinlerindeki soruları ve algıları ile karikatürleriniz ile arasında nasıl bir bağ kuracaktır? Karikatürlerimi bir albümde toplamak beni hep korkutmuştur. Binlerce
çizinin arasından nasıl seçim yapmalıyım? Başlı başına cevaplandırılması zor bir soru zaten. Ayrıca karikatürleri bedava tüketmeye alışmış bir izleyici bu kitabı neden alsın? Hep izleyicilerden, “Şu çizdiklerini bir kitap haline getirsene,” talebi de vardır üstelik. “Hiç
yaptın mı?” diye soranlar da çoktur. Oysa birçok çizgi kitap yapmışımdır ve almamıştır. Bu yüzden asla bir albüm yapmaya istekli değildim. Çocuklarla ilgili karikatürleri albümde toplama fikri, editörüm Müren Beykan’ın fikriydi. Beni de heyecanlandırdı. Çünkü büyüklerin anlamadığı bazı karikatürlerimi çocukların son derece kolay algıladığına tanık olmuştum. Titiz bir seçki oluşturmaya çalıştık. Gerçekten de iki albüm de çocuklara ulaştı ve beğenilerini kazandı. Birçok baskı yaptılar ve yapmaya da devam ediyorlar.

  • Kitaplarınızın ülkemizde basılmayıp önce Japonya’da basıldığını biliyoruz. “Her Şeyi Yanlış Anlayan Kedi”de “Aslında, susmak da bir tür dildi. Kendine göre kuralları vardı,” diyorsunuz. Can Yayınları’ndan çıkan Doğumgünü Hediyesi kitabınızda söz yok. Sessiz kitap olarak adlandırılan bu tarz kitapların çocuk dünyasındaki yeri için neler söylersiniz?

Siz eğer bir eser ürettiyseniz, o eser kendi mecrasını bulmaya çalışıyor. Kitaplarımın Japonya’da yayımlanma serüveni de böyle. 80’li yıllarda Türkiye’de bastıramadığım “Yüksek Tansiyonlu Çınar Ağacı” adlı kitabımın desenleri uluslararası bir sergiye katılınca
Japonların çok ilgisini çekti. Kitap yayımlanınca Japonya’da çok ilgi gördü ve büyük Japon yayınevleri kitaplarımı basmak istediler. “Sessiz kitap” (Silentbook) dedikleri, yazısız kitaplar, resim okumaya dayanan kitaplar. Aslında çocuklar okuma yazma bilmedikleri yaşlarda, kitaplardaki resimlere de yazı gibi davranıyorlar. Bir bakıma resimleri “okuyorlar”. Resmi okumak, tabii ki yoruma dayanan bir faaliyet. Her resim, kitabı her ele alışta bir değişim olacağının habercisi...

  • “Bulutlara Şiir Yazan Çocuk”, “Altı Kırk Dört Dalgası”, “Havada Asılı Kalan Top” gibi romanlarınızda kitapların karakterlerine anlattırdığınız masallar ile metni başka bir boyuta taşıyorsunuz? Bu masallar nasıl ortaya çıkıyor? Romanlarınızda niçin masallara yer veriyorsunuz?

Masal, sözlü kültüre ait bir gelenek. Yazılı metnin içinde sözlü kültüre has bir metnin yerleştirilmesinin zamansal,mekânsal ve kavramsal bir derinlik kattığını düşünüyorum. Tabii ki bu masallar bildiğimiz anlamda masallar değil, farklılık içeriyor. Masal biçiminde yazılmış hikâyeler de diyebiliriz onlara.

  • Çizimlerinize baktığımda pembe çatılı evler, rengârenk hayvanlar, en çok kediler yer alıyor. Kendini tekrar etmeyen karakteristik çizimlerinizde mimari detaylar da dikkat çekici. Özellikle “Uyurgezer Fil”, “Kedi Adası”, “Gökdelene Giren Bulut”, “Rüzgârın Üzerindeki Şehir”, “Her Şeyi Yanlış Anlayan Kedi” adlı kitaplarınızda hem çizimleriniz hem de işlediğiniz temalarla, mimari anlayışımız üzerine eleştirel bakışınıza tanıklık ediyoruz. Eleştirilerinize ironi ve mizahın eşlik etmesi, çizimlerinize bunun nasıl yansıdığı üzerine konuşmak isterim.

“Kendini tekrar etmeyen” ifadesi önemli. İyi fark etmişsiniz. Dikkatli bir gözlemcisiniz demek. Çocuk kitabı illüstrasyonlarında kendini tekrar etmeyen mekânların oluşturulmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Çocukların ve büyüklerin hayatı birbirinin aynısı olan tekrar mekânlarında geçiyor. Bu da yaratıcılığı öldürüyor. Bu tekrarın eğitimdeki karşılığı ise
“ezber”. Bir şey ne kadar çok tekrar edilirse öğrenildiği düşünülüyor. Bu basmakalıp ve yaratıcı olmayan dünyadan kurtulmanın yolu ise bu tekrarı kırmak. Prototiplerden oluşan dünyayı zenginleştirmenin tek yolu da bu sanırım. Çocuk hikâyelerinden itibaren bunu yapmaya başlamanın önemine inanıyorum.

  • Okurların merak ettikleri arasında yazarın masası, kalemi, kedisi, tarağı, vb. çok şey var. “Altı Kırk Dört Dalgası”nda bu merakı daha da körükleyen bir tarzda, yazar kimliğinizi de romanın kurgusuna dâhil etmişsiniz. Daha çok yetişkinler için görmeye alışık olduğumuz üst kurmaca tekniğindeki anlatıcı yazarın Behiç Ak’a benzeyen yönleri neler? Neden böyle bir teknik kullandınız?

Bunu neden yaptığımı kolayca açıklayamam. Ama çocukların hikâyelerimi okuduğunda, kolaylıkla bir üstdil oluşturduğuna çok tanık oldum. O yüzden bu tür fikirlere hiç de yabancı değiller. Çeşitli hikâye dilleri, daha doğar doğmaz beyinlerinde var gibi. Aslında, hikâyedeki yazarın ne kadar Behiç Ak olup olmadığı metnin içinde gizli. Yazar metnin içine girince
“gerçek yazar” olmaktan kurtuluyor. Metnin içinde kurgusal bir yazara dönüşüyor.

  • “Havada Asılı Kalan Top”ta sözcük türetme ustası Zekiye çıktı karşımıza. Pek çok kitabınızda atasözlerini ve deyimleri mizaha evrilecek şekilde bozuyor, kelimeleri eğip büküyor, meşhurların adlarını özgün halini çağrıştıracak şekilde başkalaştırıyorsunuz. Üslubunuzdaki dil oyunları okura ayrı bir keyif yaşatıyor, zaman zaman okuru da bu tarz oyunları sürdürmeye sevk ediyor.nBu yaklaşımınızın sizin dünyanızda niçin ve nasıl yer aldığını merak  ediyorum.

İnsan uyumsuz bir yaratık. Kendini ifade edebilmesi için sözcüklere ihtiyacı var. Ama yine de sözcüklerin yetmediği, cümlelerin tam anlatamadığı çok durum var. Sanat eserleri, ifadelerin yetişemediği alanlara bir yolculuk aslında. Hikâyeler, romanlar, tiyatro eserleri, filmler, plastik sanatlar, dış dünyayla sürekli bozulan uyumun tekrar kurulması için çaba gösterip duruyorlar. Sözcükleri eğip bükmek, yeni sözcükler oluşturmak, eski sözcükleri
bulup çıkarmak da bu çabanın parçası elbette. Zekiye sözcüklere karşı özgürleşilebileceğinin, onların da değişken olabileceğinin ipuçlarını veriyor bize. Mizah, kuşkusuz uyumsuzluğumuzla yaptığımız bir uzlaşma... Bu uzlaşmaya ihtiyacımız var.

  •  “Her Şeyi Yanlış Anlayan Kedi” adlı kitabınızda Oktay’ın, dedesine “İklimler değişir, depremler olur, güneş doğar batar ama duygular hiç değişmezdi. İnternet yoktu, ama o ortak duygu sayesinde birbirimizden haberdar olurduk,” dedirtiyorsunuz. İnternet ve teknolojideki değişimler sizin yazma ve çizme pratiklerinizde, yaşam tarzınızda bir değişim yarattı mı? Nasıl yazıyor ve çiziyorsunuz?

İnternetin yazıp çizmemle ilgili büyük bir değişiklik yarattığı kanısında değilim. Sadece şunu
söyleyebilirim; daktilo, bir yazı aracıydı. Ama bilgisayarlar, internete bağlandığı andan itibaren bir iletişim aracı haline de dönüştü.
Bir iletişim aracıyla yazmak çok tehlikeli. Bir telefonla roman yazmak, hayatı kolaylaştırmaz takdir edersiniz ki. Ayrıca iletişim, her zaman için tek yanlı bir faaliyettir. Sanat eseri yaratmak için bu tek yanlılığın çok ötesine geçebilmek gerekir.

  •  “Kedilerin Kaybolma Mevsimi” kitabınızdaki “İnsanlar kedilerine hep kendi isimlerini verirler,” sözünüzden yola çıkarak sormak istiyorum. Kedilere, kitaplarınızda ve çizimlerinizde geniş bir yer vermeniz ve kedi sevginiz üzerine neler söylersiniz?

Kedileri seviyorum. Onlarda insanlardaolmayan bir şeyler var. Kendileri olmaktan çok mutlular. İlk bakışta anlaşılıyor bu. Bizlerin kendimiz olmaktan çok mutlu olabilmemiz
için kendimizi hem kendimize hem de başkalarına ispat etmemiz gerekiyor. Yargılar ve beklentilerden uzak, katıksız sevgiye çok uzağız. Kendimizle kurduğumuz ilişkide bile bu böyle.

  • Sizin tabirinizle “kendini meyve sıkacağındaki limon gibi hisseden” Kedi Nazlı’nın diliyle “rüya görmeyi bilmeyen” ve artık şehir bile diyemeyeceğimiz yerlerdeki “sokaksız çocuklar”a kitaplar yazan Behiç Ak nasıl bir ço cuktu? Çocuklar için yazmaya başladıktan sonra sizdeki çocuk algısı nasıl gelişti? Bir söyleşinizde ifade ettiğiniz “dünyasını çaldığımız” çocuklara neler iletmek istersiniz?

Çocuklara iletmek istediklerimi iletmeye çalıştığım kanısındayım. Ama yine de eksik bir şeyler kaldığını düşünüyorum. Yoksa yazmaya devam edemezdim. Ama bunların ne olduğunu keşfedebilmem için yeni bir hikâyenin içine gömülmem gerekir. Çocukken
daha çok üşürdük ve üstümüz başımız her an o kadar da temiz değildi. Çünkü güniçinde daha çok sokaktaydık. Yazın denize girmekten, kışın da soğuktan morarmış olarak eve gelirdik. Şehrin sokakları, plajları, tesadüfleri bize aitti. Şimdi çocuklara adeta sokağa çıkma
yasağı var. Eviçi, hatta odaiçi çocuklar diyebiliriz onlara. Şehrin sokakları çocuklardan arındırıldı. Ancak anne ve babalarının elini tutmuş çocuklara rastlıyoruz sokaklarda. Bu normal değil. Çocuklarımız şehrin sokaklarını özgürce ve güvenli bir şekilde kullanabilmeliler. “Ama artık...” ile başlayan hiçbir cümle bu durumu haklı çıkaramaz. Eğer çocuklar sokaklara çıkamıyorlarsa, o şehirlerin planlanmasını tümden değiştirmeliyiz.