Sitem Taşları -4

Sitem Taşları -4
17 Ağustos 2022 - 15:26

Şükrü Erbaş

Henüz insana inanıyoruz

Şiir, her dizesiyle insana yöneltilmiş bir büyük sorudur. Şiirden başımızı kaldırdığımızda bizde pek çok merakı, arzuyu, acıyı, hayali, hayal kırıklığını ayaklandıran bir yolculuktan döneriz. Daha önce öngöremediğimiz bir dünyanın içine çeker bizi şiir. Kalbimizi, yaşadığımız gerçeklikten çok daha büyük, güzel, yeni, deyim yerindeyse binlerce kanadı olan duygularla, düşüncelerle doldurur. Bizi büyüler, büyütür. Şiirin bizi götürdüğü bu yeni yer, yeni duyarlılık alanı, bizi o ana kadar düşünmediğimiz sorulara götürür. Soru sormuyorsak bir yanlışlık var demektir. O şiir bize nüfuz etmemiş demektir. Biz, simsiyah kapanmış yaşıyoruz demektir. Ya da şiir, henüz şiir olmamış demektir. Bu sorular, şairin hayatına ilişkin olabilir, şiirin kurduğu dünyaya ilişkin olabilir, yaşadığımız gerçekliğe ilişkin olabilir. Bu, bizim kendimizle, insanlarla, bir bütün olarak hayatla kurduğumuz bağa bağlıdır. Asıl önemlisi, bu soruların yanıtı şairde de değildir. Yanıt, okur olarak sadece bizdedir. Sorduğumuza göre, anlamak istediğimiz, kurtulmak istediğimiz bir huzursuzluğumuz var demektir. Bir mutsuzluk sürüyor demektir. Dünyadan bir beklentimiz var demektir. Henüz insana inanıyoruz demektir. Hayatımızı sevmek istiyoruz demektir.

Ya bir yalnızlık yaratırsınız ya da...

Yazmanın başlangıcı bir tuhaf içe doğuş anıdır. Diplerde biriken ne varsa usulca söze dönüşüverir. Sese dönüşüverir. Dilinize düğümlenir. Başlarsınız kendi kendinize tekrar etmeye. Bir süre öylece dolaşır durursunuz. Bir noktaya gelirsiniz ki mutlak bir sessizlik olmadan, mutlak bir yalnızlık olmadan, o dizeler bir başka derinliğe ulaşamaz. Hatta anlamsız olmaya başlar. Unutulmaya başlar. Ya bir yalnızlık yaratırsınız ya da bir kenarda duran yalnızlığınıza koşarsınız. Bütün dünyayı dışarda bırakırsınız, bırakmalısınız. Kağıt, kalem ve sizden başka tanrısı olmayan bir zaman başlar. Çırpına çırpına kendi gerçekliğinizi kurarsınız. Yalnız kendinizin değil, başkalarının kalbi ve diliyle de dolarsınız. Ta ki gövdeniz ve kalbiniz derin bir soluk alana kadar.

Ben dünyayı sevmek istiyorum

Benim arkamda aynı dilde, kültürde, coğrafyada yaşadığımız çok büyük dört şair var: Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Nâzım Hikmet. Ben, onların yazdığı o büyük şiirlerin hiç olmazsa eteklerinde yer alacak, onları da kendimi de mahcup etmeyecek, üzerimde soğuyup duran zamanın ağırlığını bir iç çekiş kadar olsun göğüsleyecek şiirler yazmak istiyorum.  Onların hayatları kadar engin bir gönülle yaşamak istiyorum. Onların, sadece yaşadıkları zamana değil bütün zamanlara meydan okuyan o büyük başkaldırılarını, en büyük miras olarak taşımak istiyorum.  Aşktan, emekten, şiirden ve utanma duygusundan başka bir değerim olmasın istiyorum.  İnsan bir ‘Ah!’ olmasın istiyorum. Kocaman bir dünya olsun istiyorum. Ben dünyayı sevmek istiyorum.

Hiç durmayan bir beşik

Benim içine doğduğum, içinden dünyaya doğduğum kent o yıllarda daha da küçüktü. Bütün dünyaya uzaktı. Biz öyle sanıyorduk. Görsel medya dediğimiz bir bulantı hayatlarımıza girmemişti. Henüz şarkı söylemeyi biliyorduk. Yıldızlarımız vardı. Bahçelerimiz vardı. Hayal kurmayı unutmamıştık. Unutmak ne demek, hayal kurmaktan başka bir hayatımız yoktu. Kitaplarda okuduğumuz o uzak dünyaları kalbimizde, dilimizde, gözlerimizde kuruyorduk. Oralarda yaşananları o bir avuç kentimizde yaşıyorduk. Çocukluk, her yerde, her zaman sonsuz bir hazinedir ama böyle kısılmış, yalnızlıkla kuşatılmış yerlerde bin kere daha hazinedir. Sonraki bütün hayatınızın harcı, mayası orada karılır. Bu zamanları yaza yaza büyürsünüz. O sonsuz hayalleri yaza yaza gerçeğe çevirirsiniz. O küçük kent beni hiç durmayan bir beşikte sallaya sallaya insan etti.

Ölüme kadar kalbimizde halkalanacak zamanlar

İlk geldiğimiz yılların Ankara'sı, ilk karşılaşma... içinde büyüdüğümüz o ılıman beşiği bıraktık. Bu kez, sınırlarını kavrayamadığımız, kalabalığını kavrayamadığımız, yalnızlığını kavrayamadığımız bir kent, kocaman siyah soğuk bir beşikte sallamaya başladı. Lise yıllarında yürekten bağlandığım devrim düşüncesinin eylem halini yaşamaya başladım. Yalnız ülkeyi değil dünyayı adil, eşit, özgür, sosyalist bir dünyaya dönüştürecektik. Düşüncelerimiz güzeldi, biz güzeldik. Bütün yoksulluğuna ve şiddetine rağmen yaşamak büyülü bir şeydi. İnandığımız hayat, dokunduğumuz her şeyi sonsuzluğa çeviriyordu, şiire çeviriyordu, şarkıya çeviriyordu. Aynı zamanda acıya tabii. Devlet zalimdi, biz mazlumduk, arkadaşlarımız ölüyordu. Koşuşturmanın yetmediği yerde yazıyorduk, yazmanın yetmediği yerde koşturuyorduk. Ölüme dek kalbimizde halkalanacak o zamanlar, bizim kuşağın, hemen sonraki kuşağın ve asıl ‘68 kuşağı’nın kalplerinde ve bedenlerinde bir onur nişanı olarak duracaktır. O yılların Ankara’sında yaşayan bütün devrimciler, şairler, yazarlar için Ankara ikinci ana rahmidir.

(2023’te yayınlanacak Sitem Taşları’ndan)