Ucu yanık mektup

Ülkenin dolarları, avroları bir avuç insanın avucuna akıyor. Onlar bırak bir pennysini yitirmeyi, ne günahını ne de zırnığını kimseye verir, biliyorum… Onlar hep bana rabbenacı, onu da biliyorum.

Ucu yanık mektup
24 Mayıs 2022 - 10:17

Adnan Gerger

SÖZ SIZIYOR ÇATLAKLARIMDAN, HAYAT BOĞULUYOR
- Yüzleri maskesiz kolları aşısız insanlarla karşılaşmayı umarken sokakta ilk rastlaştığım Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocukları’ından güç bela sıyrılıyor,
bizim çocukların yanına ulaşıyorum. Bir de ne göreyim. Hepsi barınma derdinde,
iş bulma arayışında ve insanca yaşam düşlerinin beklediği yurt dışına tüyme
telaşında… Nerdeee o gençlik aşkları, o çılgın tutkular, yarını yeniden kurma
arzusu, ateşli edebi tartışmalar, şiir okumalar, isyanlar, filan…


Çatladım. Duvarımdan sözlersızıyor, çürümüş sözler. Dayanamıyorum ben artık…
Ah! Sen Spinoza, benim zeytin gözlü kardeşim Spinoza…Kapısında “Geometri Bilmeyen Giremez” yazısının bulunduğu Platon’un Akademisi’nden iyi ki adımını atmışsın. Yoksa sen de çoktan çatlardın ve EthicaTanrını yaratamazdın. Allahtan, ahlakın beş köşeli olmasına
neden “causasui” nin garip tecellisi insanları ta 17.yüzyıldan fark ettin de yırttın, seni sevimli akıllı şey.
Akıl mı dedim?
Akıl mı kaldı bende…
En iyisi mi Spinoza’m seni Pratik Aklın Eleştirisi’nin saf akıllısı Kant’la baş başa bırakıp sokağa çıkmalıyım, artık. Kant, “Nasıl yaşamalı?” sorusuna yanıtsızlığını sokakta dolaşırken bulduysa belki ben de yere düşürülmüş yüz dolar bulabilirim. Benimki;yaşamsal temel gıdalara benzinlikteki ibrenin baş döndüren devinimi gibi zamlı tarifeler havada
uçuşurken “uçuyoruz” diyen siyasetçiye inanan insanın çatlak umudu işte. Panteizminin hikmetinden sual olmaz yine de bir yanım sentetik a prorisineinanmak istiyor ama dolar molarınıkim kaybetti de ben bulayım. Ülkenin dolarları, avroları bir avuç insanın avucuna akıyor. Onlar bırak bir pennysini yitirmeyi, ne günahınıne de zırnığını kimseye verir, biliyorum… Onlar hep bana rabbaneci, onu da biliyorum. Ama sen her ne kadar Deleuze’e göre beden modelinin uzamla olan bağlantısında düşünceyi değersizleştirmeyip düşünceden oluşan bilincin gereksizleştirdiğini savunuyorsan da bu ülkede yüz doların ne demek olduğunu tahmin edemezsin…Deleuze, bilincin yanılsamanın yeri olduğunu, bilincin
nedenleri bilmediği için sonuçları kaydettiğini diyerek seni bu nedenle savunmuş olabilir mi? Kim bilir? Bildiğim Deleuz’ün, Nietzche ile senin aranda benzerlik olduğunu söylerken asgari ücret ile kitlesel suskunluğunun yanılsamasıyla “sebep-netice” konusunda hiçliğin mutlak olması konusunda bana çok iyi şamar atar gibi ders vermesi…
Buna da şükür diyorum, çok şükür. Platon’un Mağarası’nın alegorik zincirlerinden
kaybedecek başka bir şeyim yok. Ben neyim ki kimin fesi?
Bu derslerden sonra tüm cesaretimi toplayarak nihayet sokağa çıkıyorum. Kaç gündür, kaç hesap kitap yaptım kimse bilmiyor? Sokağa çıkma amacım çatlayan duvarların altında kurtulmak değil, ortasından carrrt diye çatlamış ekonomiden sıyrılmak… Mümkün olmuyor… Sokak da kendi derdinde… Voltaire’inhalk ekmek büfesinin önündeki kilometrelerce uzanan kuyruğadağıttığı Cahil Filozof kitabından bir tane de belki ben kaparım da, döviz paritesi neyin bir ekonomist olduğuma fikrim olur da, dar boğaza giren yayıncılık sektörüne belki katkı sağlarım da…Heyhat! Yüzleri maskesiz kolları aşısız insanlarla karşılaşmayı umarken sokakta ilk rastlaştığım Salinger’in Çavdar Tarlasında
Çocukları’ından güç bela sıyrılıyor, bizim çocukların yanına ulaşıyorum. Bir de ne göreyim. Hepsi barınma derdinde, iş bulma arayışında ve insanca yaşam düşlerinin beklediği yurt dışına tüyme telaşında… Nerdeee o gençlik aşkları, o çılgın tutkular, yarını yeniden kurma
arzusu, ateşli edebi tartışmalar, şiir okumalar, isyanlar, filan… Ben de telaşlanıyorum,
adımlarımı hızlandırıyorum, yeraltına açılan Postane’nin önünde bekleyen Bukowski’yleburuna buruna geliyorum, seviniyorum. Hayvanlara yapılan eziyetin çeşitliği karşısında çaresizliğinde kıvranırken beni bile görmüyor. İçimden, iyi ki kadınlara ve
çocuklara yapılan şiddetten haberi yok, diyorum, yoksa kafayı yer kendini içkiye vurur. Hamdolsun ki Bukowski’ninbu dünyanın anası avradı, Allah'ı kitabı, gelmişi geçmişi daha katmerli…

Okurun Post’luğu
Benim çatışma bölgesine giderken kaleme alınmış sözleşmeli er mektubuna benzeyen bu renkli ve ucu yanık mektubumun asıl alıcısının sizi, Manguel’inideal okuru olduğuna ikna
etmeliyim önce. Öyle değil mi Sevgili Sevin Okyay hocam? Canım hocam, beni sevdiğinizden midir nedir, “Evet, evet bu mektubu okuyanlar bu okurlardır, Okumalar Okuması yapan okur” dediğinizi duyar gibiyim. Bu mektubu ta yazmadan önce var olan ve bu mektubu okumasalar bu ülkenin daha yoksul olacağı duygusuna kapılan okurlar çok yaşasın... Der demez Barthes beni, edebiyatın doğrudan bir öykünmeden değil de dünyanın çoğalmasından, dile getirilmesinden doğduğunu, aynı aynaların devinimi gibi olduğunu diyerek dürtüklüyor. Sinirleniyorum, ne ilgisi var yazdığım şeyle diye soruyorum. Barthes, Romanın Hazırlanışı dersi verir gibi, derin bir iç çekiyor, sonra beni iyi dinle okumamış yazarım, diyor. Tam da sırası okuma ve yazmanın diyalektiğinden söz etmenin, diye kulaklarımı çekiyor… Ne gam! Okuru dönüştürme konusunda usta bir öğretmen olan Barthes’i tembel öğrenciler gibi dinlerken, söylediği bir kulağımdan girip diğer kulağımdan çıkmak üzereyken beni yakalıyor, kulağımdan çekiyor. O zaman kafama dank ediyor, diyalektiğin derdi de bu mektubu okutmak. Valla billa, okur okusun da bu mektubu onun için neler yaparım neler… Okur, bu mektubu teşrih etse de, derisini soysa da, iliğine kadar dilimlese de onun hakkıdır deyip boynumu uzatırım. Boynumuz kıldan ince.
Şimdi sıra geldi, okurun post’luğuna…
Niye böyle dediğimin asıl amacını ikrar etmeye…
Ey! Okur…
Yukarıda yayıncılık sektörünün dar boğazda oluşuyla ilgili bir ilintisi yok. Evet kâğıda, matbaaya, dağıtım giderlerine  yağmur gibi zamların altında bobinlerine kadar ıslanan bazı yayınevleri, hiç olmadığı kadar zor durumda... Eyvallah… Ama siz sadece bu zor günlerde
değil benim gözümde her zaman değerliydiniz, her zaman… Siz çoktan farkına varmışsınızdır, edebiyatın ve sanatın yani nesnel gerçekliğinizi yani sizi tanımlanmayacak bir şekilde hadım edilmek istendiğini. Siz, Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’su olmayı göze alan okurlarsınız, her şeyden önce. Siz her zaman post okur denildiğinde dost
okur diye tanımlamayı da çoktan hak etmiş sayılanlarsınız. Belki yarın belki yarından da yakınLana ve LilyWachowski’ninanlatmaya çalıştığı simulatif dünyada biçimlendirilmiş insanlar olarak insan olduğumuzun bile farkına varamayacağımızın farkına varanlardansınız. İstatistiklerin yalan, dostlukların yalan olduğu bir hayatın boğulduğunu
bile algılamayacak hale gelmeyi kim ister? Kim ister, insani insan yapan eleştirel birey olmaktan uzaklaşmayı, yaratım süreçlerine dahil olmamayı ve bu ülkede çatlakların büyüdüğünü görmemeyi...
Sonra…
Sonrası…
Ta çağlar ötesinden “Sorgulanmamış hayat yaşanmamış hayattır” diyen Sokrates’in çağrısının yankılandığı Matrix filmindeki replikle sizinle vedalaşalım. Kırmızı hapı seçip gerçek dünyaya gözünü açan Neo:“Neden gözlerim acıyor?
Morpheus:“Çünkü daha önce onları hiç kullanmamıştın! Gerçeğin çölüne hoş geldin”