Derya Yiğit Balcı yazdı... Kırlangıç Mevsimi

Derya Yiğit Balcı yazdı... Kırlangıç Mevsimi
24 Mayıs 2022 - 13:08

Derya Yiğit Balcı

Zaman bir nehir misali akıp giderken düştüm buralara. Yokluğun kol gezdiği anlarda. Bir göç
mevsimi daha sona ermiş, yeni ufuklara dalmıştık hayalinle. Seni bulabilmek ümidiyle kanat çırpmıştık mavi gökyüzünde.
Gün doğmak üzere. Gecenin ayazı hafiflemiş, sabahın serinliği sarıyor ortalığı. Biz traktörün römorkunda tıngır mıngır yol alıyoruz. Gözlerimi açamıyorum. Hala uykum var. Sıcacık yatağımdan kalkmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Bugün ayrı bir tatlıydı uyku denen meret. Uyu uyu bitmez hani… Baba, biraz daha yavaş kullansan ne olur sanki traktörü, diyorum kendi kendime. Bağırsam zaten duymaz beni motorun gürültüsünden. Çığlık atmalıyım sadece sesimi duyurabilmek için. Yol bitmek bilmiyor bir türlü. İşçilerle beraber sırt sırta, kucak kucağa römorktayız işte. Ekmek parası işte. İşimiz bu işte. Yaşamak için çalışmalıyız. Okula gidebilmek için çalışmalıyız işte. Babam her zaman ne der; “benim kızlarım okuyacak. Memur olacak. Cebimde beş kuruş kalmasa da evin kiremitlerini satarım yine de kızlarımı okuturum.” Hadi baba geldik artık.
Tarlaya gelince römorktan teker teker iniyoruz. Annem su testisini uzatıyor bana. Alıyorum. Servinin altına koyuyorum. Güneş doğunca ısınmasın diye üzerini örtüyorum. Annem yemek bohçasını da veriyor. Onu da alıp birgüzel örtüyorum üzerini. Karıncalar da bizim yemeklerden nasiplenmesin. Uykum biraz olsun açılıyor. Hadi bakalım. İş zamanı, pamuk çapası zamanı.
-Anne ben otsuz olan diziye geçmek istiyorum.
-Geç hadi bakalım. Acele et, bak alem durdu bile dizisine.
-Tamam, diyorum ve başlıyorum pamukları çapalamaya. Çapa yaparken pamukların tek kalmalarına özen göstermek gerek. Eğer üçlü bırakırsan, tek olmazlarsa gelişemezlermiş. Babam öyle diyor. Sonra bize yine iş çıkıyor; pamuk seyreltmeye geliyoruz tarlaya. Tek pamuk, bol pamuk, çok para demek. Dizileri in… dizileri çık… Mandal başına sen dur, yok ben durayım. Gün doğdu. Güneşin ilk ışıkları beni terletmeye başladı bile. Sıcakta da hiç çapa yapılmıyor. Evde uyumak vardı şimdi. Vur bir çapa daha … En güzel ben yapıyorum . İşçiler halt etmiş yanımda. Kırk yıllık çapacıyım hani. Oysa hiç sevmem. Her çapa sallayışımda geleceğimin hayalini kuruyorum. Öğretmen olmalıyım. Yazı tahtasının başına geçip öğrencilerime ders vermeliyim. Onlara hayatı anlatmalıyım. Yaşamak diyen şiirleri okutmalıyım.
Bir başka güzeldir benim canım memleketim
Denizi daha mavi suları daha berrak Çiçekleri daha bir güzel açar ağaçların Memleketim benim medeniyetler beşiği…
Ben bir öğretmen olmalıyım. Babamın gurur duyacağı bir evlat olmalıyım. Babalar kızlarına bakıp “ işte benim kızım. Bu sene üniversiteden mezun oluyor. Öğretmen çıkacak benim
kızım.” diyebilmeli. Canım babam. Senin yüzünü kara çıkarmayacağım. Bu pamuk tarlasında çapa yapan kızın bir gün öğretmen olacak. Seni de buralarda çalıştırmayacak. Yaşlılığında rahat ettirecek. Söz veriyorum sana. Senin beni yetiştirdiğin gibi, bana baktığın gibi ben de senin yanında olacağım.
- Ayşegül, hadi kızım bu son dizi. Bugünlük bu kadar yeter. Bak, herkes çok yoruldu. Güneş de tepemize çıktı hani. Annemin bana seslenmesiyle dalmış olduğum hayal dünyasından pamuk dünyasına döndüm. Tarladaki işimiz bitmek üzereydi. İçimde kuşlar kanat çırpmaya başladı.
-Anne çapa yaparken bir şiir kurdum aklımda. Söyleyeyim mi sana , hı?
-Hadi söyle bakalım, pek seversin böyle şeyleri. Çalışkanlıkta üstüne yok doğrusu..hadi acele et de millete yetişelim.
-Tamam. Bak dinle! Aç gözlerini sevdiceğim Bak gün ışımaya başladı Toroslar aydınlanıyor, aç gözlerini Bitsin bu hasretlik göreyim seni Bu medeniyet, bu şehir seni özler Bir tarafta pamuk ovası, bir tarafta asmalı konak Es rüzgar es, bana onun kokusunu Portakal çiçeğimin kokusunu getir Uzaklardan, yakınlardan es, Eski medeniyetler beşiğine selam
söyle Konaklar seni dinlesin Seyhan coşsun yüreğimle.. Benim için ötsün cır cır böceği
Oralardan buralardan es rüzgar es.
-Nasıl beğendin mi anne?
-Hı beğendim, pek güzel olmuş. Anlaşılan pek yorulmuş, terlemişsin. Rüzgar esse de serinlesek. Ne iyi olur.
-Anne yaa, dalga geçme.
-Hadi hadi bin de gidelim eve. Herkes bizi bekliyor.
-Tamam. Bindim işte römorka. Bohçaları ver. Sen de gel.
-Baba! Biz bindik. Hadi çalıştır traktörü. Hazırız!
Çalışmaktı sevmek. Uçmaktı mavi beyaz bulutlarda. İnsanlarla beraber kırlangıçlar da yaşardı zamanın içinde ümitsizce. Kanatlarını bir açtı mı süzülmeye başlardı mavi beyaz gökyüzünde. Masmavi sırtları güneşin altında parıldamaya başlayınca anlardınız öğle vaktinin geldiğini. Artık tarladan eve dönme zamanı gelmiştir.

II

Vefakat akıp gidiyordu zaman. Zamandan öte zaman vardı içimde. Ne bugünü vardı ne de dünü. Günler, mevsimler… Sonbahar, yaz ve yine sonbahar… Başka mevsim yoktu bizim oralarda. Bizim sevdamızda. Özgürlüğün adı konmamış sevdasında. Çalışmaktı sevmek. Uçmaktı mavi beyaz bulutlarda. İnsanlarla beraber kırlangıçlar da yaşardı zamanın içinde ümitsizce. Kanatlarını bir açtı mı süzülmeye başlardı mavi beyaz gökyüzünde. Çatallı uzun
kuyruklarından tanırdınız kırlangıçları… Masmavi sırtları güneşin altında parıldamaya başlayınca anlardınız öğle vaktinin geldiğini. Artık tarladan eve dönme zamanı gelmiştir.
Annem uzun uzun içini çekti.
“Dün neredeydin, söyle bakalım. Çok geç geldin yine eve.” diyerek anlamlı bir bakış fırlattı bana. Çok yorulmuştum. Konuşacak mecalim kalmamıştı. Ama dün geceyi anneme açıklamam gerekiyordu. Ne söyleyeceğimi bilemeyerek “İrfan’la birlikteydik. İçmiş yine.
Bırakmadı beni, lafladık biraz.” dedim. “ seni meraklandıracak kadar uzun sürmüş demek” diyerek annemin yüzüne bakmadan traktörü çalıştırdım. “Hadi annnem, gidelim artık” dedim. Annem atladı traktörün römorkuna. Taşlı yollardan tıngır mıngır, sallana sallana -
böbreklerinde taş olanlar taşlarını dökerdi hani- eve doğru yola koyulduk. Annemin merakı içinde kalmıştı. Nasıl anlatırdım ona gerçeği. Daha gün batmadan içmeye oturduğumuzu. Sabaha kadar İrfan’la içtiğimizi, ağlaştığımızı. Ah… Pınar’ım benim. Yaşama nedenim.
Koyun koyuna yattığımız o geceyi unutamıyordum. Sarılışımı, onun kokusunu, saçlarının kına kokusunu unutamıyorum. Saçını her okşayışımda parmaklarımın arasından kayardı uzun kınalı bukleleri buram buram kına kokarak… Bana sevdiğini söylerdi sıcacık kadife
sesiyle. Ben de ona sevdiğimi söylerdim. Yakında seni isteteceğim kınalı yarim, derdim. Öperdim boynundan. Koklardım öperken kınalımı. Sımsıkı sarılır, bırakmazdım. Ayrılık vakti gelince bir şekilde kurtulurdu kollarımdan. Ah, kınalı yarim, ah… Şimdi nerdesin, kimlerin
yarisin?
Pınar’ı düşünürken köye geldiğimizi bile fark etmemişim. Annemin ”evde ekmek yok, şurdan dön de ekmek al.” diye bağırmasıyla kendime geldim. Korkulu bir rüyadan sıçrayarak uyanır
gibi traktörü ani bir manevrayla fırın sokağına çevirdim. Odun fırınından iki ekmek aldım. Sıcak sıcak ekmekler elimi yakıyordu. Römorktaki anneme uzatarak ” çok sıcak dikkat et.” dedim. Annem “ne o, yine o kızı mı düşünüyordun? Unuttun ekmek almayı” diye kendi
kendine söyleniyormuş gibi yapıp bana laf söylüyordu. Annem benim, garip annem. “Çok acıktım, ekmekleri hemen yağlayıp yiyelim” dedim ve traktörü çalıştırıp eve doğru bastım gaza.
Evimizin önü yine ana baba günüydü. Çift makinesi bir tarafta, tohum atma makinesi onun yanında; diğer yanda saban, pulluk. Neyse ki evin bahçesi büyük de traktörü içeri alabiliyorum. “Son durak, orda bırak” dedim neşeli görünmeye çalışarak anneme. “bırak
bırak da nereye kadar be yavrum, yazık değil mi bu İrfan’a” diyerek indi römorktan. Ben duymazlıktan gelerek taraçaya attım kendimi. Sandalyeye oturup bir yorgunluk sigarası yaktım. Dumanı Pınar’dı tütünü ben. Annem çalı çırpıyı toplamış ateş yakıp patlıcan közleyecek, çayın yanında yiyeceğiz. Tarladan sonra vazgeçilmez yiyeceğimizdir ama benim gözümde mi ki… Sigaramın dumanı kıvrıla kıvrıla taraçanın tavanına kadar
uzayıp gidiyor. Benim hayallerim, düşlerim peşin sıra ilerliyor kırlangıç yuvasına kadar. Aman kırlangıç yuvasını rahatsız etmesin duman. Onlar bari bu dünyada rahat ve huzurlu olsun diye sigaramı söndürüyorum. Patlıcanlar közlenip çay demleninceye kadar gölgede uzanmak… Yorgunluğu biraz olsun atabilmek. Aklımda Pınarım varken dinlenmek mümkün değil.
Pınar, yarim, seni seviyorum…
Kavuşmak hayal mi bu dünyada… Ben sensiz ne yaparım, nasıl yaşarım…
Geçmiyor bu zaman …
Öte dünyaya mı kaldı kavuşmamız…
O zaman niye yaşıyorum..
Allah’ım bu can bu bedene fazla…
Sıkıyor bedenim… Nefes alamıyorum…
Göç zamanı gelecek kırlangıçlar gidecek buradan…
Yuvaları bomboş kalacak, annem kışa hazırlık temizliği yaparken kırlangıç yuvasını süpürgenin sapıyla bozacak. Sonra başka kırlangıçlar gelecek. Anne kırlangıç özenle
yapacak yuvasını taraçanın tavanına. Yavrularını besleyecek sevgiyle. Ama şimdi göç zamanı, bu diyardan, bu yürekten göçme zamanı… Saçlarının kokusu kaldı ellerimde
Ilık ılık düş kokusu… Düşlerimde yarım yamalak hayalin Gözlerimde tek damla yaş kaldı
Sen gittin Ve Dönmeyeceksin bu yüreğe…
Kırlangıçların kanadına kondurdum
seni..
Göçüp gittin başka memleketlere…
Başka yüreklere…