Reklam

Murat Uyurkulak: İyi yazmanın yolu bol bol okumaktan geçiyor

"Bazen hikâye daha sıkı bir yapıyla gelir, bazen katmanlar halinde, bazen de ikisinin arasında bir yere yerleşir. Nasıl yazdığımı sorarsanız, bir kitabın her bölümünü ince ince düşünüp tasarlayabilenlerden değilim. Kitaplarımın sonunu, son âna kadar net bilmiyorum"

Murat Uyurkulak: İyi yazmanın yolu  bol bol okumaktan geçiyor
25 Kasım 2021 - 12:12
CAN UĞUR

Murat Uyurkulak edebiyatımızın en önemli kalemlerinden bir tanesi. Onu kültleşmiş Tol ve Har gibi romanlarının yanında denemelerinden ve muhalif duruşundan tanıyoruz. ‘Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi’ sözü yolu edebiyattan geçen herkesin aklına kazındı. Murat Uyurkulak’ın son romanı Delibo kısa süre önce okurlarıyla buluştu. Kitap ‘hayat sofrasından doymadan kalkanların öyküsü’nü anlatıyor. Mutsuz karakterlerin tutunma öyküleri de var İzmir de Delibo’da. Ama bunların hepsinden ötede Uyurkulak’ın edebiyata dair katettiği güzergahı görebiliyoruz romanda. Uyurkulak ile dergimizin ilk sayısı için Delibo’dan başlayarak yazar adaylarına tavsiyelerini konuştuğumuz bir söyleşi gerçekleştirdik.


Yeni kitabınız Delibo raflardaki yerini aldı, ilgiyle de karşılandı. Delibo’yu okuduğumuzda romanda daha sade ama yine bir o kadar da gerçekçi bir ‘mesele’ var. Diğer romanlarınızdan biraz farklı bir noktada duruyor, bu bir rota değişikliği mi yoksa yazarlık gelişiminin geldiği bir nokta mı?
Yazarlık gelişimi mi bilemiyorum, bu meseleye dışarıdan bakıp yorum yapabilecek durumda değilim. Ama şunu söyleyebilirim: Her kitabın nevi şahsına münhasır bir serüveni oluyor. Delibo’yu bir yandan AKP iktidarının yarattığı cehennemî siyasi ve ekonomik atmosferin yol açtığı öfkeli, gergin bir ruh hali içindeyken yazdım. Diğer yandan, sanırım tam da böyle bir döneme denk düştüğü ve yer yer otobiyografik özellikler taşıdığından dolayı, bir çeşit kendi kendime terapi uygular gibi yazdım. O yüzden daha ferah, daha hafif, daha eğlenceli bir metin çıktı ortaya. Delibo’yu yazmak bana iyi geldi. Galiba okuyanlara da iyi geldi.      

Bir mahallenin hafızasından ortaya çıkan bir roman aslında Delibo. Mahalle meselesi hayatımızda bu kadar belirleyici mi?
Mahalle kültürünün hâlâ yaşandığı yerler vardır elbette, ama bilhassa şehirlerin zaviyesinden baktığımızda artık büyük ölçüde bir nostalji konusu. Sorunun geçmişteki mahalle mefhumuna dair olduğunu varsayarsak, belirleyici olduğu hususlar vardı elbette. Bir kamyonun kasasına doluşup cümbür cemaat pikniğe veya denize gitmek, çete savaşları yapmak, kapı önlerindeki çaylı çekirdekli akşamüstü sohbetleri gibi güzellikleri vardı. Bilhassa bir çocuğun yetişme sürecinde belirleyiciydi. Mahalleler empati kurmayı ve dayanışmayı az çok bilen insanların mekânıydı. Tabii menfi anlamda da belirleyiciydi, en başta kadınlar için. Onlarca çift gözün birbirinin üzerinde gezindiği, atılan her adımın takip edildiği, baskı mekânlarıydı aynı zamanda.     

Baba ile oğul arasındaki çatışmalar da romanın ana ögelerinden. Politik nedenlerden ya da engellemelerden dolayı istediklerini yapamamış bir baba ve aynı sorunlara sahip bir oğul. Romanın baş kişisinin babası ile özdeşim kurması mı buradaki çatışma yoksa başka bir nedeni de var mı?
Anne ve kardeşin erken kaybından kaynaklı bir aşırı yükleme var baba ile oğlun ilişkisinde. Normal seyrinde ilerleme şansını baştan kaybetmiş bir ilişki. Bunun üzerine yoksulluğu, oğulun biraz fazla zeki olmasından kaynaklı uyum sorunlarını, reel sosyalizmi temsil eden ülkeler bloğuna inanan babanın çöküşten sonra yaşadığı bocalamayı vs. eklerseniz, bu ilişkinin bir yerde infilak etmesi kaçınılmaz. Yani tek bir sebebe bağlanabilecek, sadece siyasi saiklerle açıklanabilecek bir hikâye değil. Karışık, aynı hayatın kendisi gibi.  

Mutsuz karakterler çok fazla Delibo’da. Mutluluğa dair bir önyargıları da var. Neden bu kadar mutsuzlar?
Çünkü benim için mutluluk denilen şey bir haysiyet meselesidir. Böyle adaletsiz, boktan bir dünyada zifiri mutluluk tecrübeleri bana sakil, budalaca ve mahcup edici geliyor. Benim karakterlerim zeki, haysiyetli, ruhu karışık insanlar. Çok mutlu olmaları beklenemez. Öte yandan mutluluktan kaçmaları da icap etmez. Bu anlamda bir önyargıları yok. Ama böyle adi bir hayatta mutluluk da bu kadar işte, daha fazlası yok. Daha fazlası için daha iyi bir dünya için savaşmak gerekir.   

Eserlerinizi oluştururken bütünlüklü bir olay örgüsünü mü tercih edersiniz yoksa farklı katmanların yer aldığı olayların bir araya gelişini mi?
Bazen hikâye daha sıkı bir yapıyla gelir, bazen katmanlar halinde, bazen de ikisinin arasında bir yere yerleşir. Nasıl yazdığımı sorarsanız, bir kitabın her bölümünü ince ince düşünüp tasarlayabilenlerden değilim. Kitaplarımın sonunu, son âna kadar net bilmiyorum. Metinler yazarken şekilleniyor, bir nevi yolda düzülüyor. Kimi zaman çıkmaz sokaklara giriyor, oralardan dönüyor, bu arada onlarca sayfa çöpe gidiyor. Kimi zaman bir şey öğreniyorum veya hissediyorum, geri dönüyorum ve “tamam oldu” dediğim bir bölümü yıkıp baştan yazıyorum. Zira böylesi haz veriyor. Sonunu, her aşamasını, her köşesini önceden bildiğin bir metni yazmak zevkli değil.

Ursula K. Le Guin, dilbilgisine hakim olmadan yazma işine girişilmesini aletleri tanımadan marangozhaneye girmek olarak nitelendiriyor. Siz yazar adaylarına bu bağlamda ne söylemek istersiniz?
Müteveffa Le Guin’in söylediğinden farklı bir şey söylemeyeceğim. Türkçe’yi çok iyi bilsinler. Bilmekle kalmasınlar, sevsinler, aşk yaşasınlar. Bunun için de bol bol okumak icap eder elbet.   

Bir edebi eser meydana getirilirken ona dair kurallar var mıdır? Varsa temel olarak nedir bu kurallar?
Vardır tabii kurallar ve onları bilmemek olmaz. Ama ben bu kuralları sistemli olarak ifade edemem. Bilirim galiba, bildiğimi az çok hissederim, ama adını koyamam, tanımlayamam. Zaten tanımlamak da istemem. Sihrini bozar, şansını kaçırır, yazmayı haz olmaktan çıkarır diye endişe ederim çünkü. Bilmekten ziyade hissetmeyi tercih ederim. 

Bir eserin anlaşılması meselesi okurun mu yoksa eser sahibinin mi sorumluluğundadır?
Kimsenin sorumluluğunda değildir. Anlaşılırsa ne âlâ, ama adı üstünde, “eser”dir o, biriciktir, kendinden menkuldür. Anlaşılsın niyetiyle yazılana eser değil mamul denir.