Öyküden beklediğimiz, öykünün bizden beklediği

Öyküden beklediğimiz, öykünün bizden beklediği
31 Mart 2021 - 14:18
Fadime Uslu
Öyküde karakter yaratmak akıl işidir. Uygun koşullar oluştuğunda kısacık bir paragrafta dahi unutulmaz karakterler yaratabiliriz. Karakterin kişilik özelliklerinin boyutlandırılması için olay akışına ihtiyaç vardır ki, bu da anlatma süresi demektir. Edebiyat tarihimizde kısa öyküde var olmalarına karşın etkili karakterler azımsanmayacak kadar çoktur. Hemingway’in Aydınlık ve Temiz Bir Yer, Beyaz Fil Tepeler, Yağmurda Kedi öyküleri bu konuda iyi örneklerdir. Hemingway söz konusu öykülerde kişilerine isim vermeden birkaç özelliğini aktarır. Dikkatin bütün olanaklarını kişinin sözüyle davranışına yöneltir. Diyaloglar hem kişiler arasındaki sorunu, çelişkiyi hem kişinin iç dünyasını adım adım aydınlatır. Onlar bir duyuşu, bir duyumu temsil eder. Dolayısıyla isimlerine ihtiyaçları yoktur. Vüs’at O. Bener’in Havva’sı, D.J. Salinger’ın Seymour Glass ile Teddy’si ise isimleriyle yaşar hafızamızda. Havva, Seymour, Teddy korkunç bir dünyanın masum kurbanlarını temsil eden belirleyici kişiliklerdir. Öyküde karakter yaratmanın en verimli yolu onu konuşturmaktır kuşkusuz. Konuşması, kişinin hayata katılması anlamına gelir. Kişi, hangi kelimelerle, nasıl konuşuyor? Konuşmalarında kişiye, duruma, konuma göre farklı tutum sergiliyor mu? Çevresindeki konuşmaları, aynı zamanda sessizliği nasıl dinliyor? Bu ve benzeri sorular karakterimizi iyi tanımak için bize rehberlik edebilir. Bunlarla birlikte kişinin davranışı, tekrarlarla öyküde iç anlam üreten temel eyleme dönüşebilir. Dolayısıyla, hareket noktasını kişinin vurgulamak istediğimiz özelliğinden alan davranışlar üretmek, davranışları sergileyebileceği ortamlar yaratmak karakterin etkinliğini artırır. Karakterin söylediği sözler kadar bulunduğu mekân da etkilidir öyküde. Kişinin mekânla, zamanla, içinde bulunduğu ortamın ruhuyla ilişkisini işlemek onun yapısını ortaya çıkarmamızı sağlar.
Zaman ve mekânla ilgili ayrıntıları kullandığımızda, bunların kişideki etkisini aktardığımızda fiziksel atmosferi kurarız. Gerçekliğin ince ince örüldüğü bu alanda öykünün örtük bilgisi gizlidir. Örneğin, Sait Faik Kış Akşamı Maşa Sandalye öyküsünde anlatıcı karakterin yalnızlığını, çıkışsızlığı anlatır. Burgazada’da karlı bir kış akşamını evinde yalnız geçiren ve dışarıya çıkamayan anlatıcı vardır karşımızda. İşlenen mekân ve zaman bilgileri değişse, bir yaz günü, Kalpazankaya’da oturup orada bulunan nesnelerle yalnızlık anlatılsa çıkışsızlığın baskısını üzerinde bu denli ağır hissedemez anlatıcı. Öykünün niyeti, üzerinde odaklandığı etki, mekân ve zamandan yontulmuştur. Öykü, farklı düzeylerde gerçeklik yaratabilmek için çok geniş bir özgürlük alanı tanır bize. Yazarken anlattığımız kişinin bilincindeki, bilinçdışındaki gerçekleri, rüyalarını, gündüz düşlerini keşfederiz. Kişinin, hikâyenin temel meselesini bulduğumuzda hakkını vererek onu yaşatabilmek için de dış koşulların gerçekliğine, hayatın, dünyanın katmanlarına başvururuz. Yer altının, ütopyanın, distopyanın, groteskin, masalın, büyülü dünyaların her birinin kendi ait koşulları vardır sonuçta. Koşullardan söz etmeden, ona uygun dil atmosferi oluşturmadan gerçekliğin boyutları kurulamaz.
Distopyanın babası sayılan Yevgeni İvanoviç Zamyatin’in Dragon adlı kısa öyküsü bu konuyu incelemek için idealdir bana kalırsa. Koca bir ülkeyi, toplumun geleneklerini, ortak imgelemini, Rusçaya özgü söyleyişi gerçek üstü atmosferinde gerçeğin de gerçeği olarak anlatır Dragon. Hikâyenin gerçeklikle ilgili aradığı koşulları yerine getirmediğimizde anlattığımız hikâye bu dünyaya ait hepimizin bildiği somut gerçekleri ifade etse bile inandırıcılık noktasında eksik kalabilir. İnandırmaya çalışmak için fazladan gayret gösterdiğimizde öykü estetiği sarsılır. Birini bir konuda ikna etmek için çabaladığımızda yaşadığımız gönül yorgunluğunu düşünelim. Bir de çabalamaya gerek kalmadan davranışlarımızla onun bize inanmasının rahatlığını.
Öyküde inandırıcılığı kuran temel nüvelerden biri bu bence. Kişinin, hikâyenin gerçekliğini ikna etmeye gerek kalmadan dürüstçe, doğallığıyla yaşattığımızda öykü de yaşamaya başlar. Burada önemli olan, öyküdeki küçük bir ayrıntıdaki değişimin bile bütün yapıyı değiştirebileceğini göz önünde bulundurarak değişimden nasıl etkilenildiğini anlatmayı ihmal etmemektir. Örneğin, aniden bastıran bir sağanaktan söz ediyorsak, sağanağın etkisini, mekânların, kişilerin, kişiler dışındaki varlıkların bundan ne biçimde etkilendiğini -anlatma alanımız el verdiğince işleriz. Süreç içerisinde yağmurun değişen ritmini de anlatıya dahil ederiz. Bütünsellik etkisi yaratabilmek için bütünü oluşturan parçaların birbiriyle sağlam bir bağ kurmasını sağlarız. Bu bağı öykü kişisi kurmayabilir. Yazarken, anlatıcı aracılığıyla parçaların anlam değerinin işaretini göndeririz, okurun onları birleştirmesi için olanaklar üretiriz. Leonardo da Vinci’nin tablolarında her parça bütünle sarsılmaz bir ilişki içindedir. Resmin her zerresinde bütünün ruhu vardır. Önemsizmiş gibi görünen ayrıntılarda bile bütüne ait olan özellikleri bulabiliriz.
Amerika’nın Çehov’u olarak bilinen John Cheveer öykülerinde de parça bütün ilişkisinin devinimi muazzam bir uyum içindedir. Pek çok öyküsünde olduğu gibi Yüzücü öyküsünde de karakterin değişen duygu durumuna göre hava koşullarını dahi değiştirir. Gerçeği eğip bükebilmenin olanakları kurgu yönteminde, atmosferde ve anlatım biçimindedir. Sonuçta gerçeklik, doğruyu bulma arayışıdır. Öykü yazarken karakteri, onun hikâyesini, doğanın, toplumun, sistemlerin doğrularını ararız. Her birinin özüne ulaşıncaya kadar. Bu arayış hiç bitmez. Kendimizden önceki kuşakların arayışlarından, bulduklarından, bulamadıkları ama sezgileriyle hissettiklerinden parçaları kendi keşiflerimizle donatır, arama gereçlerini çeşitlendiririz. Öykümüzde zamandan ve ona ait olan şeylerden aldığımızı sağlam bir dille göstermeye çalışır ve geri çekiliriz. Görünenlerin içinde büyüyen anlamla birlikte sayısız inceleme yöntemi öyküyü okuyanındır artık.